Yolun Sonu, Yolun Başı

  1.  
  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu
  21. Bölüm 👉🏻 Daha Ne İsterim Allah’tan? 
  22. Bölüm 👉🏻 Kariyerimde Bir Zirve | Karadere
  23. Bölüm 👉🏻 Ne Yapacağım Ben Şimdi?
  24. Bölüm 👉🏻 Birayla Su Bir Mi?
  25. Bölüm 👉🏻 Kök Salmak, Yol Almak
  26. Bölüm 👉🏻 Kesin İstihbaratçıydım, Başka Bir Olasılık Yoktu!

27. Bölüm | Yolun Sonu, Yolun Başı

Günler günleri kovaladı, haftalar haftaları. Yapar mıydım, yapamaz mıydım; olur muydu, olmaz mıydı derken yeni hayatım su gibi akmaya başladı. En nihayet geldi kış ayları. Daha altı ay önce İstanbul’da Cihangir’de oturuyor, Levent’te bir plazada, uluslararası bir şirkette çalışıyorken, konforlu hayatımı bir sırt çantası ve bir çadıra değişmiştim. Zorlandığım zamanlar olmadı mı? Elbette oldu, hem de çok.

Pişman oldum mu? Hiç olmadım.

Geriye dönmeyi hiç düşünmedim. Yanlış anlamayın, içinde bulunduğum durumu olumlama çabasıyla söylemiyorum bunu. O hayata dönme imkanım oldu. Yapmadım. Bilakis, öyle bir düşünceye, hissiyata yaklaşmak en büyük tedirginliğim oldu.

Yol boyu bir dizi tecrübe edindim, defalarca kendimle yüzleştim. Kimi zaman bildiğim, kimi zaman hiç tanımadığım kendimle. Bunun böyle olabileceğini tahmin etmekle birlikte, aslında açık söyleyeyim, yola öyle bir arayışla çıkmamıştım.

Hâlâ da öyle bir arayışta değilim. Benim için hayat da cennet de ayaklarımı bastığım yerkürenin üzerinde. Varlığımdan öte bir mucize arayışım yok.

Yeni hayatımın ilk yolculuğunda bana kucak açan bir dizi insandan ve mekândan sonra Karadere’de harika günler geçirmiştim. Buradaki zamanım dolmuştu ama bundan sonra ne yapacağımı, nereye gideceğimi hâlâ bilmiyordum. Bu durumdan dolayı paniklemiyordum elbette. Lâkin ne yapacağımı bir miktar bilmeyi tercih ederdim. Öyle hissediyordum. Şimdi değil, o zaman.

Şimdi bu duruma alıştım. Hatta sevdim. Zaman içinde bu duygunun, bu durumun benim için ne kadar sıradanlaştığını, normalleştiğini tarif edemem.

An’ı yaşamayı becerdikçe benim için hayat güzelleşti.

Özgürlük mü güzel, onun için mücadele etmek mi?

Yıllarca özgürlük için mücadele etmiştim. Kişisel özgürlüğüm için, toplumsal özgürlüklerimiz için. Aile bizi iyi niyetle, korumak için kısıtlıyordu; çevremiz, toplum kendi kalıbına sokmak için. Birileri o veya bu niyetle hareket alanımızı sınırlıyor, içinde bulunduğumuz kabın şeklini almamızı, öyle katılaşmamızı istiyordu. Buna karşı mücadele etmeyi, özgürlük için mücadele edip risk almayı, zarar görmeyi göze almıştım.

Artık özgürdüm. Fakat şimdi de ne yapacağımı bilmiyordum. Garip, değil mi?

Havada asılı kalmak gibi bir ruh hali bu. Her yöne uçabilirsiniz, yükselebilir, alçalabilirsiniz. Taklacı güvercinler gibi olduğunuz yerde taklalar atabilirsiniz. Bir restoranda çalışmak, kitap yazmak ya da Hindistan’a gitmek aynı kolaylık ve aynı zorlukta. Etrafınızda size şekil vermeye çalışan, yaptığınız ya da yapmadığınız şeyler için hayatınıza müdahale eden birileri olmayınca karar vermek çok zormuş. Referans noktaları yok oluyor.

Hayat uzayında bir noktadan başka bir noktaya gidebilmek için hangi noktada olduğunuzu ve ne yöne gitmek istediğinizi bilmek gerekiyormuş. Onu anladım.

Şurası bir gerçek ki; özgürlük için mücadele etmek, özgürlüğün kendisi ile baş etmekten daha kolay.

Bu bir şikâyet mi? Asla. Bir durum tespiti. Merak edenlere bir paylaşım.

Uzaklardan Gelen Dost

Dediğim gibi, ne yapacağımı bilemez halde kampingdeki son günlerimi geçirirken tanıştım Jimena’yla. Güneşli bir günde, öğlene doğru, sırtında çanta, elinde batonlar ve kocaman bir gülüşle geldi kampinge. Atletik yapılı, esmer, Latin Amerikalı genç bir kadın. Tanıştık, önce restorana baktı, ardından sırt çantasını çıkarıp sahile indi, sonra da dönüp çardaklardan birine yerleşti.

Ayaküstü sohbetten sonra, Mehmet sipariş almak için yanımıza geldi. Kendi başına alacağı ilk sipariş olacaktı. Jimena’ya Mehmet’le İngilizce çalıştığımızdan bahsettim, kendisi ile pratik yapıp yapmayacağını sordum. Sevinerek kabul etti. Mehmet’in sorularını cevapladı, en sonunda yemek siparişini verdi.

Mehmet’in mutfağa yönelmesinin ardından sohbetimize döndük. Bir önceki gece Bel’de konaklamış, sabah da oradan yola çıkmış. Belli ki hızlı yürüyordu.

Şili vatandaşı Jimena, üniversiteden öğretmen olarak mezun olmuş, göreve başlamadan önce seyahat etmeye karar vermişti. Dünyanın bir dizi köşesini gezmiş, henüz ülkesine dönmemişti. Gittiği ve kalmaya karar verdiği yerlerde restoranlarda, fırınlarda, kampinglerde çalıştığından, bir miktar para biriktirdiğinde yeniden yollara düştüğünden bahsetti. O konuştukça benim kafamdaki soru işaretleri dağılıyor, önümü daha net görmeye başlıyordum.

Ne kadar süredir yollarda olduğunu sordum. 9 sene dedi. İnanamadım. Dokuz senedir, ülkesinden çıkmış, evsiz bir hayat yaşıyordu. Geziyor, çalışıyordu.

Aradığım ilham perisi ayağıma gelmişti.

O anlatıyor, ben dinliyordum. En nihayet ev özlemini merak ettim. Hani İngilizce’de home dediğimiz ev. Yuva. Hiç özlemini duymuyor muydu? Aramıyor muydu?

Güldü. Çantasını gösterdi. Evi sırtındaydı. Yine de zaman zaman yorulduğunu, dinlenme ihtiyacı duyduğunu söyledi. Öyle zamanlarda ne yaptığını sordum.

Yıllar içinde dünyanın farklı ülkelerinde çok samimi arkadaşlar edindiğini anlattı. Evlerine gittiğinde kendini evinde gibi hissettiği, ailelerini aile gibi gördüğü. “Yorulursam oralara, o arkadaşlarıma gidiyorum. Anne yemeği yiyorum, dinleniyorum. Sonra yeniden yollara düşüyorum” dedi.

Ne yapacağını bilmediği zamanlar olmuyor muydu? Yalnız hissettiği, yönüne karar veremediği?

Elbette oluyordu. Öyle zamanlarda durmadığını, yola devam ettiğini anlattı.

“Ne yöne doğru olursa, fark etmez, yola devam ediyorum”.

O konuştukça kafamdaki soru işaretleri dağılıyor, belirsizlikler kayboluyordu. Evet ne yapacağını ne yöne gideceğini bilemediğinde en iyisi yola devam etmekti.

Jimena yemeğini yedi, hikayesini anlattı, sorularımı cevapladı, vakit geldi, toplandı yola koyuldu.

Bu durumda benim de yola koyulma zamanım gelmişti. Hani “Korkularımı Cihangir’de Bıraktım” demiştim ya. Kalanlarını da Karadere’ye emanet ettim.

Aydın Abi ile bir kez daha konuştum. Kampingden ayrılacağım için üzgündü fakat durum buydu.

Eşyalarımı toplamaya başladım.

Yeni hayatımı deneyimlediğim, alışmaya çalıştığım ilk 6 ayda başımdan geçenleri becerebildiğim kadarıyla sizlerle paylaştım.

Yola çıkmadan önce şehirdeki eşyalarımdan, bağlarımdan, yüklerimden kurtulmuştum. Oysa yolda anladım ki daha da kurtulmam gerekiyormuş. İstanbul’a döndükten sonra, sadece kendisi 3kg gelen çantamı sattım, bir kg gelen bir çanta aldım. Aynı şekilde çadırımı eskisinden çok daha hafif yeni bir çadırla değiştirdim. Kıyafetlerimi iyice azalttım. Kurtulduğum her bir parçayla birlikte sırtımdakiyle beraber zihnimdeki yük de azalıyordu.

Anladım ki sırtına yük olan, zihnine de yük oluyor.

Bedenimin kıymetini daha iyi anladım. Aslında tek sahip olabildiğimiz, üstünde hükmümüz olan şey bedenimizmiş. Bu kadar kıymetli, bu kadar önemli olan, hayatımızın öznesi bedenimiz şehirli hayatımızda hayli nesneleşmiş oysa.

Bedenimizle neredeyse sadece estetik kaygılarla ilgileniyor, bir tarafı ağrımadıkça ilgi göstermeyi ihmal ediyormuşuz. Halbuki bedenimiz bize düzenli olarak mesajlar veriyor, kendisi için faydalı olan ve olmayan şeyler konusunda bizi uyarıyormuş.

Diyebilirsiniz ki, bedenimizi dinlemek için illâ ki yollara mı düşmek gerekiyor. Hayır, tabii ki bunu olduğumuz yerde de yapabiliriz. Ben bu deneyime yolda ulaştım, onun için burada paylaşıyorum.

Bedenimizi dinlersek o bize ihtiyacını söylüyormuş.

İstanbul’daki hayatımda dakikalarla, kimi zaman saniyelerle yarışırdım. Bir güne çok şey sığdırabilmek için her şeyi hızlı yapar, aylar sonra gitmeyi düşündüğüm tatilin biletlerini bile ekonomik olması için önceden satın alırdım. Dolayısıyla zamanımın çoğu planlı, önceden belirliydi. Pardon, zamanımın değil. Hayatımın.

Sahi, zaman neydi? Neden bu kadar önemliydi? Bütün insanlık bu kadar senkronize yaşamamız şart mı? Neden? Elbette bunun toplumsal nedenleri var, ben de biliyorum. Benim sorum kişilere. Neden bu kadar zamana bağlı yaşamak durumundayız? Hayatımızı zaman dilimleri ile planlamak mantıklı mı?

Örneğin her günü, her haftayı birbirinin aynı yaşadığımız sürece 10 yıl az ya da fazla yaşamamızın ne önemi var?

Zaman denilen teknik bir hikayeymiş. Hayatta asıl olan yaşadıklarımızmış.

Hayatta geçimini sağlamak, ele güne muhtaç olmamak elbette önemli. Bunun için en azından temel ve zaruri ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar birikim yapmak da mantıklı. Peki bunun sınırı ne? Bir ev sahibi olmak mı? Bir ev, bir de yazlık mı? Nerede? Hangi ilde, hangi semtte?

Maddiyat, tamam, önemli. Lâkin ben anladım ki kapısını çaldığınızda soru sormadan açacak arkadaştan daha kıymetli bir şey yokmuş.

Mal, mülk değil insan biriktirmek önemliymiş.

Elbette yerleşik yaşamın da bir dizi avantajı, güzel yanı var. İnkâr etmiyorum. Lâkin bunların kıymeti kişiden kişiye değişebilir. Ben hayatı yolda daha çok sevdim. Hayat yolda güzelmiş.

Kararımı vermiştim. Önce Bodrum’a, oradan da İstanbul’a dönecektim. Elimdeki malzemeleri satacak, ardından daha hafif malzemeler alacaktım.

Bir yolun sonu, başka bir yolun başlangıcı olacaktı.

Ağırlıklardan kurtulacak, göçebe hayatıma devam edecektim.

Ki öyle de yaptım. Hâlâ yollardayım.

Bir gün bir yerde yollarımız kesişene kadar, hoşçakalın!

One comment

  1. Zorluklar da var ama sonucta devam karari aldiginiza gore iyi yonleri daha fazla. Bizimle paylastiginiz anlar icin tesekkur ederim. Yazim diliniz insana sanki sizinle o kamp atesi basinda ya da kimsesiz denebilecek tenha ve serin bir kumsalda gibi hissettirecek kadar dogal ve samimi.Bence gezi yazari olarak da devam edin Cogu. gezi dergilerinin turizm brosurlerinin soguklugunda makalelerinden farkli olmayan bloglarindan degil sizinki.
    Yolunuz acik olsun.Iyi insanlar ciksin karsiniza.

    NB Yalniz su “biriktirme ” lafina takildim.Son yillarda tureyen bir laf.Insan biriktirmek, ani biriktirmek… Hesapli bir davranis gibi, ekonomi jargonundan apartilmis gibi. (Boyle bir diger sevmedigim kelime de diyetisyen agzi “tuketme”.Yemek yenir, tuketilmez)

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s