Kök Salmak, Yol Almak

  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu
  21. Bölüm 👉🏻 Daha Ne İsterim Allah’tan? 
  22. Bölüm 👉🏻 Kariyerimde Bir Zirve | Karadere
  23. Bölüm 👉🏻 Ne Yapacağım Ben Şimdi?
  24. Bölüm 👉🏻 Birayla Su Bir Mi?

25. Bölüm | Kök Salmak, Yol Almak

Günler geçiyor, Karadere’de kampingde yaşamaya her geçen gün daha çok alışıyordum. Neredeyse hiç lüksüm yoktu fakat ihtiyaç duyduğum her şey vardı. Her sabah ayağımın toprağa basması, temiz hava, bol gıda, deniz, güneş, doğa yürüyüşleri, her gün yeni insanlarla tanışmak, kendime zaman ayırabiliyor olmak, hepsi harikaydı. Bu durum beni çok mutlu ediyor, burada yaşadığım her gün daha fazla tatmin duyuyordum.

Kısaca, mutluydum.

Diğer taraftan, o eski, tanıdık duygu yeniden içimde filizlenmeye başlıyordu: Yer değiştirme, yol alma duygusu. Hissediyordum.

Doğru tarif edebilecek miyim, bilmiyorum. Bu öyle akşamdan sabaha ortaya çıkıp beni bir şeyler yapmaya zorlayan bir duygu durumu değil. Bu tohum, bulunduğum yerde tamamlanmış, tatmin olmuş hissetmeye başladığımda çatlıyor. İçimde filizlenmeye, yavaş yavaş büyümeye başlıyor. Etrafını rahatsız etmeden, aynı dönemde hissettiğim, içinden geçtiğim diğer duyguları engellemeden, kendi halinde takılıyor. Kendisine alışmam için bana yeterli zamanı tanırken bir yandan da bulunduğum yere daha fazla bağlanmama, sorumluluklarımı artırmama neden olacak kararlara karşı tetikte olmamı sağlıyor. Yerleşik hayat yönünde atacağım ve sonradan pişman olacağım adımlara karşı bir güvenlik mekanizması gibi çalışıyor.

Evet, güvende hissettiriyor.

Karadere’de kampingde yerleşik bir hayatta istediğim her şeye sahip olduğumu hissetmeye başladığım anda içimde belirip göz kırpan, bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde içimi kaplayacağını ve yol almak üzere beni ele geçireceğini bildiğim duygu buydu.

Birçok insanın böyle hissetmediğini biliyorum. Çoğu örnekte arkadaşlarım kendi kriterlerine göre güvenli, konforlu durumlara şükrediyor, olabildiğince uzun süre tadını çıkartmaya, zaman içinde de bulundukları yerde yaşam kalitelerini artırmaya çalışıyorlar. Köklenmek, bulundukları yerde kök salmak istiyorlar. Gençlerden ziyade orta yaş grubu arkadaşlarımda görüyorum bunu.

O da onlar için rahatlatıcı, huzur verici bir duygu durumu olmalı.

Belki de bu kök salma ihtiyacı, yok olma fikrine karşı iyi hissettiriyordur. Hiç öyle hissetmedim, bilemiyorum.

Yaşıyor olma farkındalığı ile içinden geçtiğimiz hayat da bir yolculuk değil mi?

Bir yerde ya da durumda gereğinden fazla kalma hali bende genelde sıkılma ve hayatımın hep aynı geçeceği, her yeni günün bir öncekinin tekrarı olacağı korkusunu yaratıyor. Köklenme fikri en büyük korkularımdan birisi sanırım.

Ağaçları çok seviyorum ama bitkiymişim gibi hissetmiyorum.

Sanki her yolculuk bir aşk, her aşk bir devrim ihtimali taşıyor. Heyecan duymamak elde değil.

Yaşam biçimi olarak göçebeliği seçmek, yani yolcu ve yolda olma durumunu olduğu gibi kabul edip hayatımı ona göre düzenlemek yaptığım en doğru şeylerden birisi oldu.

En azından şimdilik. Sonrasını ileriki yaşlarda göreceğiz.

*

Benzeri düşünceleri aklımdan geçirdiğim ve kalınca bir ağaç dalından yaptığım yürüyüş sopamı yonttuğum günlerin birinde Mehmet iki bardak çayla yanıma geldi. Minderlerden birine oturup sopayı yontmamı izlemeye başladı. Bıçağı yanıma bırakıp getirdiği çaydan bir yudum aldım.

– Hoş geldin Mehmet. Nasılsın?
– Sağolun Burak Bey, iyiyim. Siz nasılsınız?

– İyi valla, n’olsun. Bi’ yaramazlık yok.
– Kolay gelsin, asa mı yapıyorsunuz?

– Sağol Mehmet. Evet, yolda çok işe yarıyor.
– Fazladan ağırlık olmuyor mu yol boyunca elinizde?

– Elbette sopanın bir ağırlığı var ama yürürken yaslanmaya, bazen destek almaya, hatta kimi zaman kendini korumaya bile yarıyor.
– İyiymiş valla. Bu arada asa yılan gibi olmuş. Elinize sağlık Burak Bey.

Bir yandan sopa üzerinde çalışmaya devam ederken bir yandan da göz ucuyla Mehmet’e baktım, güldüm.

– Sağol Mehmet. Beğendiğine sevindim.
– Bu asa herhalde buradaki yürüyüşler için, değil mi? Bir yere gitmiyorsunuz yani?

– Şimdilik evet. Fakat bir zaman sonra o da olacak tabii ki.
– Geçinden olsun bari Burak Bey. Daha ne kadar oldu geleli.

– Eyvallah Mehmet, bakalım. Kısmet.
– Kısmet tabi ama aceleye de gerek yok.

Biraz daha çay içip sopayı yontmaya devam ettim. Aklımda önceki konuşmalarımız dönüp duruyordu. Ara ara yontmayı bırakıp yaptığım işe bakıyordum. Bir ara durdum, Mehmet’e döndüm.

– Mehmet, bak ne diycem.
– Buyrun Burak Bey.

– Geçen konuştuklarımızı düşündüm de, bir şey aklıma geldi.
– Ne gibi?

– Buraya gelen misafirlerin çoğu yabancı. Neredeyse hepsi İngilizce konuşuyor. Ben gidince birisinin onlarla anlaşabiliyor olması lazım, değil mi? En azından sipariş alıp servis yapabilecek kadar. Haksız mıyım?
– Haklısınız tabi de, Aydın Bey düşünür herhalde bunu, değil mi? Biz ne yapabiliriz ki?

– Elbette o bir çözüm düşünecektir. Ama benim diyeceğim başka. Burada işine yarayacak kadar olsun İngilizce öğrenmek istemez misin?
– Ben mi? Bu yaştan sonra?

– Geçmişe dönemeyeceğimize göre haliyle bu yaştan sonra. Hem ne derler bilirsin: Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan.
– Kızmayın ama benden bi’ tane bile bana fazla geliyor Burak Bey. Kendime zor katlanıyorum ben.

Karşılıklı güldük. Mehmet’in teklifimi çabuk kabul edeceğini elbette düşünmüyordum.

– Niye kızayım canım. Hem çok büyütme gözünde. Göreceksin bak ne kadar kolay olacak. En azından bir denemek istemez misin? Bak bedava öğretmen ayağına geldi.
– Hadi diyelim istedim. Ama durduk yerde nasıl olacak ki o iş?

– Durduk yerde olmayacak tabi. Çalışacağız. Ben sana yardım edeceğim.
– Nasıl yapacaksınız Burak Bey? Ders mi yapacağız burada? Ben okuldayken bile ders mers dinlemiyordum. Devamsızlıktan kalmasam sınavlardan kalıyordum. Ortayı ittire ittire zor bitirdim ben.

– Olsun, onun bir önemi yok. O zaman okulu sana sevdirecek bir yol bulamamışlar demek ki. Şimdi belki bunu seversin.
– Olur mu dersiniz Burak Bey?

Bıçağın keskin tarafını katlayıp kapattım. Çaydan bir yudum daha aldım.

– Bak şimdi benim telefonda Almanca çalıştığım uygulama var ya Mehmet.
– Aman Allah aşkınıza bana Alman demeyin Burak Bey. Bakın hemen kaşıntı başlıyor bende.

– Yok yok, bu işin Almanlarla bir alâkası yok. Hem boş ver onları.
– Verebilsem, veremiyorum ki. Ha bire geliyorlar.

– Allah Allah. Yok Yahu. Sen istediğine inan tabi ama bana kalırsa Almanların buraya gelmesinin seninle alâkasız bir sürü sebebi olabilir. Ki bence zaten öyle.
– Yapmayın Burak Bey, anlattım ya ben size. İnanmıyor musunuz siz bana?

– Tamam, tamam. Anlattın, inanıyorum tabi. Sadece hayatta her şey göründüğü gibi olmayabilir, onu diyorum. O konuyu şimdilik geçebilir miyiz? İngilizce’ye gelelim biz.
– Gelelim. Nasıl gelicez?

– Öncelikle bu dil öğrenme uygulamasından senin telefonuna da kuracağız. O uygulama çok yardımcı olacak bize. Uygulamada her gün çalışacağın bölümleri göstereceğim ben sana.
– Sıkılmayayım Burak Bey?

– E, bir zahmet hemen sıkılma Mehmet.
– Peki tamam. Başka?

– O uygulamadaki bölümlere ek olarak ben her gün sana egzersizler vereceğim. Gün boyunca her boş kaldığında onları yapacaksın.
– Egzersiz nereden çıktı şimdi? Valla yanlış anlamayın ama ben öyle sizin gibi şort giyip gidip sahilde egzersiz falan yapamam. Alaya alır herkes beni.

– Yok yahu. Keşke spor da yapsan tabi ama o ayrı. Egzersiz dediğim İngilizce çalışma yine. Telefondaki uygulamadan ayrı sadece. Gün içinde burada pratik olarak kullanacağın kelimeleri öğreteceğim ben sana.
– Öyle diyorsanız öyle olsun madem.

– Olsun. Hatta anlaştığımıza göre o zaman hayırlı olsun. Benim gitme zamanım gelene kadar ilerleyebildiğimiz kadar yol alacağız böyle. Dersler yarın sabah başlıyor Mehmet.
– Hadi hayırlı olsun madem Burak Bey.

O sırada bahçeye giren turistleri başımla işaret ettim.

– Bak misafir var bu arada. İlgilenelim mi?
– Tabii ki Burak Bey.

– İlk iki kelime: Hello. Welcome.
– Hello. Welcome. Hello. Welcome. Hello. Welcome…

Mehmet kalktı, kelimeleri tekrar ede ede restorana doğru ilerledi. Turistlerin yanından geçerken gülümsedi.

– Hello. Welcome.

Ardından ben de turistleri karşılayıp çardaklardan birine yönlendirdim.

*

Ertesi sabah deniz faslından önce mutfağa uğradım. Henüz kimse gelmemişti. Kasanın yanından aldığım arkası yapışkanlı kağıtların üzerine gün içindeki vakitleri Türkçe ve İngilizce olarak yazdım.

Sabah-Morning
Öğle-Noon
Öğleden sonra-Afternoon
Akşam-Evening
Gece-Night

Kağıtları buzdolabının üzerine yan yana yapıştırdım. O sırada restorana giren Aydın Abi’nin arkamdan seslenişini duydum:

– Günaydın Burak Bey.
– Oo, Aydın Abi, günaydın.

Aydın Abi gülüyordu:

– Mutfağa girdiğini Mehmet görmesin.
– Görmesin abi. Keser beni valla. Aramızda kalsın.

Dedim, güldüm ben de. Daha önce de dediğim gibi, Mehmet çok titizdi. Mutfaktaki her şeyin yeri belliydi ve kimsenin mutfağa girmesinden hoşlanmıyordu.

– Bu sabah spor yok mu?
– Olmaz mı? Şimdi iniyorum sahile. Katılacak mısınız bana?

Aydın Abi güldü.

– Oldu. Benden kaplumbağalara selam söyle sen.

Mutfaktan çıktım, Aydın Abi’yi gazetesi ile baş başa bırakıp sahile indim. Sabah denizinin, yürüyüşün ve egzersizlerin ardından kampinge geri döndüm. Mehmet kahvaltı tabağımı hazırlamış, mutfak tezgahının üzerine bırakmıştı.

Ekmek kızarttım, kahvaltı tabağımı ve çayımı alıp bahçeye çıktım. Az sonra Mehmet de çıktı geldi.

– Günaydın Mehmet.
– Günaydın Burak Bey.

– Nasılsın bu sabah?
– Sağolun, iyiyim, siz nasılsınız?

– Ben de iyiyim Mehmet. Mutfaktaki mesajlarımı gördün mü?
– Gördüm, gördüm. Hızlı başladık valla.

Güldüm.

– Daha beş kelime yazdım yahu. Gün boyunca buzdolabını her açtığında o yazdıklarımı okur musun? Acele etmeden, ağır ağır.
– Okurum Burak Bey. Dünkülerle birlikte yedi oldu ama.

– Hadi hadi. Kolay gelsin. Bir de şu telefonunu alabilir miyim?
– Buyrun, ne demek.

Mehmet’in telefonun aldım, dil öğrenme uygulamasını indirdim. Mehmet izlerken ayarlarını yapıp Mehmet’e geri verdim.

– Bak şimdi. Bu uygulamadaki ilk bölümü bugün iki kere tekrar etmeni istiyorum. Bir tur şimdi, kimse gelmeden. Bir tur da öğleden sonra ya da akşamüstü.
– O iş bende.

– Yarın sabah bu bölümlerin üzerinden birlikte geçelim, olur mu?
– Tabii ki Burak Bey. Geçelim. Ben kahvaltınızı bölmeyeyim daha fazla. Afiyet olsun Burak Bey.

Mehmet dönüp restorana doğru ilerlerken arkasından baktım. Umarım bu iş olur diye düşündüm.

*

Böylece Mehmet’le İngilizce derslerimiz başlamış oldu. Artık her sabah denize inmeden önce mutfağa uğruyor, yapışkanlı kağıtlarla mesajlar bırakıyordum.

Çatalların üzerine bir not: Fork.
Kaşıkların üzerine bir tane: Spoon.
Bir tane de bıçakların üzerine: Knife.
Tabakların üzerine bir tane daha: Plate.

Gün içinde notları okuyup okumadığını, uygulamadaki bölümü çalışıp çalışmadığını takip ediyor, o güne kadar öğrendiği kelimeleri tekrar ettiriyordum. Yazarak çalışmaya ikna edebilsem daha hızlı ilerlerdik muhtemelen ama ona hiç yanaşmadı. Dolayısıyla çalışmalarımız hep sözlü tekrara kaldı.

Her sabah mutfağa yeni notlar bırakıyordum.

Günaydın-Good Morning
İyi Günler-Have a Nice Day
İyi Öğleden Sonraları-Good Afternoon
İyi Akşamlar-Good Evening
İyi Geceler-Good Night

Çalışmalarımız aynı hızla her gün devam etti. İsmail’in gülmelerine, Aydın Abi’nin takılmalarına rağmen Mehmet vazgeçmedi. Hatta İngilizce’nin yanına Instagram derslerini de ekledik.

İlerleyen günlerde kampinge gelen yabancı misafirlerle konuşurken yanımda durmasını ve izlemesini izlediğim Mehmet’in kendi başına misafir karşılayıp, İngilizceye çevirdiğim menüyle sipariş alması iki haftayı bulmamıştı.

Sonrasında kendi ağırladığı misafirlerden aldığı bahşişle bana ısmarladığı biranın kıymetini düşünebiliyor musunuz?

Bilgiyi paylaşmak ve öğrenmek isteyenlere yardımcı olmak iyi hissettiriyor. İnsanlarda bırakabileceğimiz en güzel iz sanki.

Çok kıymetli…
 
 

Devamı için tıklayınız.

Not:
  • Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s