Kesin İstihbaratçıydım, Başka Bir Olasılık Yoktu!

Camping tent with sleeping bag and boots on beach
  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu
  21. Bölüm 👉🏻 Daha Ne İsterim Allah’tan? 
  22. Bölüm 👉🏻 Kariyerimde Bir Zirve | Karadere
  23. Bölüm 👉🏻 Ne Yapacağım Ben Şimdi?
  24. Bölüm 👉🏻 Birayla Su Bir Mi?
  25. Bölüm 👉🏻 Kök Salmak, Yol Almak

26. Bölüm | Kesin İstihbaratçıydım, Başka Bir Olasılık Yoktu!

Sonbahar usul usul akıp geçmiş, bol güneşli günler yerlerini parçalı bulutlu olanlara, zaman zaman yağmura bırakmaya başlamıştı. Kış kapıdaydı. Mevsim değişikliği ile birlikte Likya Yolu’nda yürüyen, kampinge gelen turist de azalmaya başlamıştı.

Kampinge konuk olanların sayısının düşmesi ile birlikte işim çok azalmıştı. Elbette zaman zaman bahçede İsmail’e, mutfakta Mehmet’e yardım ediyordum. Yine de yaptığım işler beni tatmin etmiyor, buradaki konaklamamın karşılığını veremiyormuş gibi hissediyordum.

Yol alma zamanım yaklaşıyordu. Fakat demiştim ya, bu yol sürprizlerle dolu.

Pak’ın kendi doğum gününde kalkıp Bodrum’dan Karadere’ye gelmesi benim için apayrı bir sürpriz olmuştu. Datça’da kamp yaptığımız günlerde olduğu gibi, sabahları birlikte spor yapıp denize girmiş, gün içinde doğa yürüyüşleri yapmış, akşamları da kampingde kalan misafirlerle birlikte eğlenmiştik.

Bir açıdan mucize, bizi hayal edebildiğimizden daha fazla şaşırtan, mutlu eden durum değil midir? Yaşadığım hayat artık mucize gibi gelmeye başlamıştı.

Karadere’den sonra ne yapacağımı ve nereye gideceğimi bilmemekle birlikte, Pak’ın Bodrum’a dönmesinin ardından buradaki zamanımın dolduğunu hissediyordum.

*

Daha önce kampingde bir gece tek başına konaklamış olan Fransız genç, Fabian bu sefer bir arkadaşıyla gelmişti. Birlikte geldikleri arkadaşı Jacques da kendisi gibi Fransız’dı. Daha önce Fabian’ın çadır kurduğu alana geçtiler, ikisi de ayrı ayrı çadırlarını kurdular. Fabian’ın rahatlığının aksine Jacques gergindi. Çadırını kurarken sürekli etrafa bakıp inceliyor, bir yandan da durmadan söyleniyordu. Uzaktan edindiğim izlenim kampingle ilgili bir şeylerden hoşlanmadığı yönündeydi. Yerleşme faslının ardından sahile indiler.

Öğleden sonra gelen üç Türk genç yemeklerini yedikten sonra kalmaya karar verdiler ve bungalovlara yerleştiler. Son birkaç günün aksine kamping o gün hareketliydi. Ukraynalı, orta yaş üzeri bir çift de gelmiş, bahçenin başka bir tarafına çadır kurmuştu. O akşamın en azından öncekilerden biraz daha hareketli olacağı belliydi.

Bir ara kampingin önündeki toprak alandan gelen çocuk sesleri ile birlikte ben de bahçe kapısına doğru yöneldim. İlkokul çağında bir grup çocuk, ellerinde küçük Türk bayrakları, başlarında öğretmenleri, bisikletleriyle geniş alanda tur atıyorlardı. Tarihin 29 Ekim olduğunu o zaman anladım.

Cumhuriyet Bayramı’na dair o sırada hissettiklerimin sabah uyandığımda sosyal medyada karşıma çıkan ve birçoğu birbirinin aynı kutlama mesajlarından ne kadar farklı olduğunu anlatamam. Önümde Türk bayrakları astıkları bisikletleri ile tur atan köy çocuklarının kutlaması gerçekti.

Görüntüleri eski yıllardaki bayram kutlamalarına benziyordu. Umutlu, yoksul, naif. Çok etkileyicilerdi. Çocuklara meşrubat ikram edip bayramlarını kutladık. Alanda bir iki tur daha atıp yollarına devam ettiler.

Kampinge, restorana döndük.

*

İçeride, her zaman oturduğu masada oturmuş bulmaca çözen Aydın Abi ile konuşmak için uygun zamanın geldiğini düşündüm. İki bardak çay alıp yanına gittim.

– Aydın Abi merhaba.
– Ooo Burak Bey merhaba, nasılsın, iyi misin?

– İyiyim sağ olasın abi. Bayramın kutlu olsun. Bi’ çay içelim birlikte diye düşündüm.
– Sağ olasın. Senin de bayramın kutlu olsun. Çok iyi yapmışsın.

– Karadere’li çocuklar gelmişti az önce öğretmenleriyle. Ön tarafta bisikletle tur atıyorlardı.
– Gördüm uzaktan. Ne güzellerdi, değil mi?

– Evet Abi ya. Gerçekten çok duygulandım. Hele şehir hayatının zengin imkanları içinde yaşayan ve bu bayramları bu kadar hissedemeyen insanlarla kıyaslayınca… Ne bileyim. Bu bayram sanki bu çocuklar için gerçekten bir şey ifade ediyor.
– Öyle öyle. Köy çocukları biliyor bu bayramların kıymetini. Umarım bizler de bu bayramlara vesile olan mücadelenin kıymetini bilir, hatırlarız.

– Kesinlikle öyle düşünüyorum Aydın Abi. Umarım biliriz bu Cumhuriyet’in kıymetini.
– Öyle öyle…

Aydın Abi benzeri konularda her zaman yaptığı gibi eğilimini belli ediyor, konunun derinine girmiyordu. Belki hayatını asker olarak, emir komuta zinciri yaşamış olmanın etkisi, belki yılların tecrübesi. Nasıl düşünürseniz.

Ben de onun bu eğilimine saygı gösterip herhangi bir politik konuda lafı çok uzatmıyordum. Konuşmayı ufak ufak kendi konuma doğru yönlendirdim.

– Misafirler azalmaya başladı son günlerde.
– Öyle. Yakında yağmurlar artar, yürüyüş sezonu biter. Üç ay restorana kalırız.

– Hayırlısı Abi.
– Sen nasılsın, keyfin yerinde mi? Bir ihtiyacın var mı?

– Hiçbir sıkıntım yok çok şükür.
– Elemanlar bi ayıp etmiyorlar sana, değil mi? Bi yaramazlık yok yani…

– Yok abi, hiç sıkıntı yok. İsmail zaten işinde gücünde. Mehmet desen, çok şaşırtıyor beni. Her gün İngilizce çalışıyoruz. Günlük dili kaptı kapacak. Uzun süre ders yapma imkânımız olsa gerçekten öğrenecek bu dili.
– Eee yapın işte, ne güzel. Ayak mı diriyor? Kıymetini bilsin bedava dil dersinin.

– Yok abi, o ayak diremiyor da… Ben yavaş yavaş kıpırdanmaya başladım.
– Ne oldu? Neden? Seni rahatsız eden bir şey mi var?

– Yok Aydın Abi. Öyle değil. Şimdi ben geldim, kampa yerleştim, gelen giden turistlerle ilgilenmeye başladım. Her şey çok keyifli.
– Ne güzel işte. Devam aynen.

– Bence de devam etse ne güzel ama dediğin gibi sezon bitiyor. Sen de görüyorsun. Kampa misafir olan, konaklayan turist çok azaldı. Pek bir faydam olmuyor benim de. Yük olmak istemiyorum burada.
– O nasıl söz öyle? Her zaman yerin başımızın üzerinde. Sana öyle hissettiren birisi mi oldu?

– Abi sağ olasın. Yok, kimse öyle hissettirmedi. Ben öyle düşünmeye başladım.
– Peki ne yapacaksın? Nereye gitmek istiyorsun, İstanbul’a mı?

– Belki malzememi yenilemek üzere kısa süre İstanbul’a dönebilirim. Ama yolculuğa devam etmek istiyorum. Ben de bilmiyorum tam olarak ne yapacağımı.
– Acele edecek bir durum yok yani. Zamanımız da var. Dur bakalım. Bak bilgisayara bir şey oldu. Kameraları kaydetmiyor. Servise haber verdim. Gelip bakacaklar. İşin yoksa başlarında dur sen de.

– Tabii ki abi. İlgilenirim ben de.
– Hem bugün iş var. Bak Fransızlar var, Ukraynalılar var, üç tane bizim gençler var. İş var yani.

Dedi güldü. Boşalan bardakları aldım, çay ocağına geçtim.

Aydın Abiyi de anlıyordum. Ona göre kampingden ayrılmak için hiçbir gerçek sebebim yoktu. Bence de öyle. Beni yola doğru iten dürtülerimden başka…

*

O gün öğleden sonra gelen servis elemanı, güvenlik kameralarının kaydını tutan bilgisayarla bir süre uğraştıktan sonra, kayıt programını yeniden kurarak sistemi ayağa kaldırmıştı. Akşamüstü saatlerinden itibaren kameralar yeniden çalışmaya, kayıt almaya başlamıştı.

İlerleyen saatlerde akşam yemeklerimizi yemiş, restoranda Aydın Abi ile bira içip sohbet ediyorduk. Türk misafirler odalarına, yabancılar çadırlarına çekilmişlerdi. Ortalık sakindi. Kampinge bakan kapının açılmasının ardından, Ukraynalı çift, adam önde, kadın arkada içeri girdiler. Adam oldukça sinirli, kadın ise endişeli ve üzgündü. Direkt yanımıza geldiler ve kırık İngilizceleri ile uyku tulumlarından birisinin kayıp olduğunu söylediler. Kampingin her yerinde kameralar olmasına, alana gün boyunca yabancı kimsenin girmemiş olmasına rağmen böyle bir şeyin nasıl olduğuna akıl erdiremedik.

Ayrıca çadırlarında değeri bir uyku tulumundan çok daha fazla olan telefonları, dizüstü bilgisayarları dururken uyku tulumlarından sadece birinin çalınmış olması da ilginçti. Çift, kamera kayıtlarına bakmak istiyordu fakat işin kötü tarafı uyku tulumunun kaybolduğu saatlerde hiçbir kamera kaydımız yoktu. Bunu izah ettiğimizde adam daha fazla sinirlendi, kadın ağlamaya başladı.

Elimizden geleni yapacağımızı söyleyerek çifti çadırlarına yolladık. Kampingin kapılarını kapatıp ışıkları yaktık, Aydın Abi, Mehmet, İsmail, ben etrafa dağılıp uyku tulumunu aramaya başladık. Misafirlerin odaları ve çadırları hariç her yere baktık. Uyku tulumundan eser yoktu.

Kampingin ışıklarını mecburen kapattık ve restorana dönüp ne yapacağımızı konuşmaya başladık. Durum garipti. Aydın Abi ile olasılıkların üzerinden geçmeye başladık. Gündüz kampinge pek fazla yabancı kişi gelmemişti. Türk misafirlerin yapmış olma olasılığı çok düşüktü. Fransız gençlerden Jacques gün içinde huzursuzdu, sürekli arkadaşına söyleniyordu ama bu da bir şey göstermezdi. Ayrıca elimizde kanıt olmadan kimseyi töhmet altında bırakmaya hakkımız yoktu.

Jandarma çağırsak bu saatte bir uyku tulumu için gelip gelmeyecekleri şüpheliydi. Ayrıca Ukraynalı çift de öyle bir talepte bulunmamıştı.

Aklıma bir fikir geliyordu ama olur mu olmaz mı bilemiyordum.

Aydın Abi’ye anlattım. Aklına yattı. Fransız gençlerin çadırını direkt gören kamera yoktu. Mehmet’in kaldığı bungalov ise çadır alanına bakıyordu. Onu odasına yolladık, kapının önünde her gece yaptığı gibi oturmasını, çadır alanını gözlemesini istedik.

İsmail’den de ön tarafta, kapıda beklemesini, dışarıya kimseyi bırakmamasını istedik. Kampingin sadece sahile bakan arka kapısı boş kalmıştı. Bahçede bir tur atıp çadırlarının yanındaki çardakta oturan ve etrafı izleyen Fabian’la Jacques’ın yanına gittim. Merakla son durumu sordular.

Kampingin her yerini aradığımızı, uyku tulumunu bulamadığımızı, Jandarmaya haber verdiğimizi, yolda olduklarını söyledim. Jandarma gelene kadar da kamptan kimsenin ayrılmayacağını, yol tarafındaki kapıda İsmail’in beklediğini söyledim. Fabian çoğunlukla sessiz, Jacques, gündüz olduğu gibi huzursuz, endişeli idi.

Yanlarından ayrıldım, restorana döndüm, bilgisayarın karşısına geçtim. Mehmet Whatsapp’tan mesaj atıyor, gençlerin aralarında tartıştıklarını yazıyordu. Bir süre sonra bir tanesinin çadıra girip çıktığını, sahile doğru gittiğini iletti.

Sahil kapısına bakan kamerayı açtım. Karanlıkta Jacques kolunun altında bir paketle sahile doğru indi, yarım dakika sonra eli kolu boş olarak geri döndü.

Kafa lambamı taktım, sahile doğru çıktım. Çitlerin etrafına, çalıların arasına, çöp konteynerlerine baktım. En nihayetinde tulumu sahile doğru atılmış olarak buldum.

Kampinge döndüm, Aydın Abi ve çocuklarla birlikte Ukraynalı çiftin yanına gittik. Tulumu kendilerine teslim ettim. Artık adamın yüzü gülüyor, kadının gözyaşları ise bu sefer mutluluktan akıyordu. Ne kadar sevindiklerini tarif edemem.

Ardından tulumu nasıl bulduğumuzu, kimin aldığını sordular. Konu tam olarak kapanmadan bilgi vermek istemesek de ısrarları üzerine, sakin olacakları ve münferit bir harekette bulunmayacakları sözünü alarak anlattık. Konuyu böyle havada bırakmayacağımızı ve çalanlarla da ilgileneceğimizi söyledik. Sayamadığım kadar çok sefer teşekkür ettiler.

Nihayetinde onları çadırlarında bırakıp restorana döndük. Hepimizin neşesi yerine gelmişti. Uyku tulumunu bulmuş, sahibine vermiştik ama karar vermemiz gereken son bir konu daha vardı: Uyku tulumunu çalan Jacques’ı ne yapacaktık?

Bunu sormak üzere Aydın Abi’ye döndüm ve olduğum yerde kaldım. Aydın Abi barın arkasında duran sopayı almış, Mehmet’i de İsmail’i çağırmaya yollamıştı.

– Aydın Abi na’pıyorsun Allah aşkına?
– Burak Bey sen dur, ben şu piçe bir göstereyim burada hırsızlık yapmak nasıl oluyormuş.

– Abi olur mu öyle şey? Hayatta olmaz…
– Sen bir dur. Allah razı olsun, buldun kimin çaldığını ama sonrası bizde.

Aydın Abi çok sinirlenmişti.

– Aydın Abi hayatta müsaade etmem.
– Burak Bey, birisi internete burada hırsızlık oluyor diye bir yorum yazarsa ne olur biliyor musun? Kimse gelmez bir daha. Ders olacak bunlara.

– Abi, burada sopayla adam dövüyorlar diye yazarlarsa ne olacak peki? Ayrıca sen kolluk görevi yapmış insansın en başta senin sakin davranman lazım.
– Çok sakin olacağım merak etme.

– Abi, Allah aşkına, burada adam dövmek bize yakışmaz. İstiyorsan çağıralım Jandarma’yı, gösterelim kaydı verelim bunları. Ama dövmek olmaz.
– Jandarma uğraşır mı sanıyorsun elin Fransızıyla? Buradan alır yüz metre ileride bırakırlar.

– O zaman bana bırak ben bir gidip konuşayım şunlarla. Kamptan gönderelim. Bu saatten sonra ormanda tek başlarına bir gece geçirmek yeter onlara.
– Gitmezlerse?

– O zaman bakarız Abi. Bırak ben bir konuşayım.
– Hadi bakalım.

Aydın Abi, İsmail, Mehmet arkamda Fransızların yanına gittim. Dördümüzü birden görünce çocukların renkleri attı, bembeyaz oldu.

Durumu anlattım. Sahil tarafına attıkları tulumu bulduğumuzu ve sahiplerine verdiğimizi zaten görmüşlerdi. Fakat kameralara yakalandıklarından haberleri yoktu. Tulumu kendilerinin çaldığını bildiğimizi söyledim. Kampı terk etmelerini istedim.

Reddettiler. Uyku tulumunu çaldıklarını da kabul etmiyorlardı. Bir kere daha anlattım. İçeride bilgisayarda Jacques’ın uyku tulumunu atarken kayıtlarının olduğunu, isterlerse jandarmayı arayabileceklerini söyledim. Fabian’a arzu ederse kalabileceğini ama kendi isteğiyle kamptan ayrılmazsa bizimkilerin Jacques’ı kötü yapacağını dilim döndüğünce anlattım.

Bana baktılar, elinde sopa Aydın Abi’ye ve diğerlerine baktılar, son olarak birbirlerine baktılar ve mecburen dönüp çadırlarını toplamaya giriştiler.

Bu sefer kızma sırası Fabian’daydı. Muhtemelen gün boyu yaşadıkları gerginlik de bu yüzdendi ve o bu işin yapılmasına pek taraftar değildi. Çadırı toplarken sürekli Fransızca olarak söyleniyordu.

En nihayet toplandılar, başları önde kampingi terk ettiler. Sonrasında başlarına ne geldi bilmiyorum ama ormanda tek başlarına geçirdikleri bir gece onlara yetmiştir diye tahmin ediyorum.

Restorana dönerken Mehmet’e laf attım:

– Artık soğuk bir biranı içerim Mehmet.
– Emredersiniz Burak Bey, hemen!

Dedi, fırladı tezgâhın arkasına geçti. Birayı ciddiyetle uzattı. Uyku tulumunu bulmuş olmam, Aydın Abi’ye söz geçirmiş ve çocukları dayak yemeden kamptan göndermiş olmam kafasında Jitem hikayesiyle ilgili hiçbir soru işareti bırakmamıştı.

Kesin istihbaratçıydım, başka bir olasılık yoktu.
 
 

Devam edecek…
 
 
Not:
  • Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s