Ne Yapacağım Ben Şimdi?

  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu
  21. Bölüm 👉🏻 Daha Ne İsterim Allah’tan? 
  22. Bölüm 👉🏻 Kariyerimde Bir Zirve | Karadere

23. Bölüm | Ne Yapacağım Ben Şimdi?

Karadere’de zamanımın nasıl geçeceği ilk birkaç gün içinde üç aşağı beş yukarı belli olmuştu. Sabahları kalkıp denize giriyor, kumsalda kaplumbağalarla oynuyor, spor yapıyor, kampingdeki güvercinleri ve Özlen Çayı’ndaki ördekleri besliyor ardından kahvaltımı ediyordum. Öğleden sonraları yazılarımı yazıyor, misafir turistlerle sohbet ediyordum. Aydın Abi’yle ve ekiple muhabbeti ilerletmiştim.

Emekli Başçavuş Aydın Abi, iki elemanla kampingi idare etmeye çalışıyordu. Eşi de Fethiye’de olmasına rağmen, bungalovlar, çadır platformları ve restorandan oluşan kampingi kimseye emanet edemediği için o da sürekli burada kalıyordu. Evine haftada bir ya gidebiliyor ya da gidemiyordu. Çoğunlukla haber kanalı izliyor, kampinge alınan gazetelerin bulmacalarını çözüyor, bolca sigara içiyor, olur da arkadaşları gelirse tavla oynuyordu. Yılların tecrübesiyle, personeli idare ede ede çalıştırmayı iyi biliyordu.

Joker eleman İsmail neredeyse bütün işlerden anlıyor, elinden de her iş geliyordu. Tamam, burada kampingin işleri öyle aşırı yoğun ve ağır işler değil fakat yine de çok çeşitli başlıklardaki işleri aksatmadan yerine getirmek beceri istiyordu. Kampingin çevre temizliği, çöplerin toplanıp atılması, odaların temizliği ve hazırlanması, ufak tefek tamiratlar, müşteri karşılama, restoranda garsonluk, yerine göre kasada durmak bile İsmail’in işiydi. İsmail de evliydi ve bir çocuğu vardı. Öyle olmasına rağmen onun da eve gittiğini pek görmüyordum.

Mutfaktan Mehmet sorumluydu. Daha önce gemilerde de çalışmış, hem becerikli bir aşçı hem de titiz bir adamdı. Mutfakta her şeyin yeri santimi santimine belliydi. Genelde kampinglerde ufak tefek ihtiyaçları için bütün personel mutfağı kullanır, hatta kimi yerlerde personelin ayrı buzdolabı falan vardır. Burada mutfağa Mehmet’ten başkası giremiyordu. Aydın Abi’nin bile mutfağa girdiğini görmemiştim.

Ekibin Yeni Elemanı: Burak Bey

Ben de bu ekibe katıldım ama haliyle İsmail ve Mehmet’le durumlarımız aynı olmadı. Birincisi, bana tanımlanmış “kampinge gelen turistlerle sohbet etme” işi bile aradaki ciddi farkı ortaya çıkartıyordu. İsmail ve Mehmet sipariş alma ve servis yapma dışında müşteriyle hiç diyalog kurmuyordu fakat benim bütün işim oydu.

İkincisi gerçekten kim olduğuma hâlâ bir türlü emin olamıyorlar, dolayısıyla tavırlarında hep dikkatli davranıyorlardı. Ne kadar inkâr edersem edeyim kafalarındaki “sivil” olma olasılığım daha fazla samimi olmalarını engelliyordu.

Son olarak Aydın Abi bana, İsmail’e ve Mehmet’e davrandığından daha mesafeli ve saygılı davranıyor, bu durum diğer ikisinin bana karşı tavırlarına ek bir kontrol ve seviye getiriyordu. Personel idaresi konusunda çok tecrübeliydi ve onun bana Burak Bey diye hitap etmesinden sonra İsmail ve Mehmet’in zaten başka şekilde seslenme şansı kalmıyordu. Haliyle burada herkes için Burak Bey olmuştum.

Bu durum aramıza bir mesafe soksa da İsmail’le iyi anlaşıyordum. İsmail kibar, güler yüzlü, iletişim kurulması kolay bir insandı. Kendi halindeydi. O neyse de Mehmet’i anlamak bazen hayli zor oluyordu. Anlattıkları şeyler birbirini tutmuyor, iki cümlede bir başka konuya sıçrayabiliyordu. İş aralarında yaptığımız sohbetlerde gerçekten kendisini dinlemeye ve anlamaya çalışıyordum fakat bu her zaman mümkün olmuyordu. Tam tanımlayamıyorum ama Mehmet biraz “değişikti”.

Bir yandan güvercinleri beslediğim bir yandan da Mehmet’in anlattıklarına kulak verip anlamaya çalıştığım günlerin birinde, yalnız kaldığımda yanıma gelen İsmail “Burak Bey, siz bu Mehmet’e çok takılmayın. Siz dinledikçe o bulur anlatacak bir şey” deyince merak ettim. “Neden böyle, nesi var?” diye sordum. İşaret parmağıyla şakağını gösteren İsmail’in cevabı “Kırık. Genelde iyidir ama ara sıra ayarı kaçar. Anlattıklarına da çok bakmayın siz” oldu.

“Medeniyetten” uzaklaşınca insanların psikolojik durum tanımlaması bu kadar sadeleşiyor. Sorunu olan ya da toplum normlarının dışında kalan kişi kısaca “kırık” oluyor.

Sağlam olmayan yani. Bu ifadenin kendisi dışlayıcı gibi görünse de şehirli hayatımızdaki tanımlamalardan ne kadar farklı emin olamıyorum. Bu evrensel bir doğru mu bilmiyorum ama benim gözlemim o yönde oldu.

Bu durumu tersten şöyle kaleme alabilirim belki: İnsanlar küçük yaşam birimlerinde, örneğin köylerinde ömür boyu hemen hemen aynı insanlarla birlikte tek bir insan havuzunda yaşıyorlar.

Kalabalık büyükşehir yaşam biçiminde ise günümüzün belli vakitlerini farklı havuzlardaki diğer insanlarla geçiriyoruz. İşyerinde, okulda, düzenli olarak kullandığımız toplu taşım araçlarında vb. bir nevi insan havuzlarında geçiyor zamanımız. Her bir insan havuzu -ortam normlarının izin verdiği kadar- küçük farklılıklar içerse de genel özellikler aynılaşıyor, normlaşıyor. Benzer sinemalarda benzer filmleri izliyor, benzer kıyafetler giyiyor, benzer şarkılar dinliyoruz. O hayatta, topluluktan kabul görerek bu akıntıların dışında kalma şansınız pek yok.

Örneğin, geçmişin birçok döneminde güçlü erkekler, savaşçılar, krallar etek giymişken, bugün modern şehir hayatında bir erkeğin etek giymesi mümkün mü? Ya da kimi Doğu toplumlarında temel gıda maddesi sayılan birtakım böcekleri batı toplumunda ulu orta yiyebilir misiniz? Yediğinizi anlatabilir misiniz?

Tabii ki bunları yapabilirsiniz ama içinde bulunduğunuz topluluktan ne hızla dışlanacağınızı sanırım tahmin edebilirsiniz. İnsanın çok olduğu yerde farklı olanı yargılayıp dışarı atmak çok kolay.

Belki de doğru bu, bilemiyorum. Sınırlı sayıda insanla düzenli olarak iletişim kurmaya göre evrilmiş milyonlarca yıllık zihinsel birikimimiz belki de o kümeye uygun olmayanları dışarı itiyor ve bizim için “iyi” olanı yapıyor.

Topluluk tarafından dışarı itilen bireylerin durumu çok zor değil mi? Hem birçok açıdan o toplumda yaşamak üzere gelişmişsin, başka yere uyum sağlaman çok zor, hem de kimi açılardan o toplumun kabul edemediği özelliklere sahipsin ve dışlanıyorsun. Gidecek bir yer yok!

Kendi gözlemlerimden yola çıkarak yorum yapıyorum, sanırım taşrada bu işin aritmetiği biraz daha farklı. İnsanlar farklılıklarıyla etiketlenseler de sanki daha az dışlanıyorlar. Yine de kesin bir şey söylemek zor. Belki de bu toplum bilimcilerin işi.

Her neyse, sonuç olarak kampingde benim keyfim yerindeydi. Hatta şöyle söyleyeyim, daha yerinde olamazdı. O günlerde Likya Yolu’nu yürümek için oldukça fazla Alman turist geliyordu. Lise yıllarında ikinci yabancı dil olarak Almanca eğitimi almıştım. İlerleyen zamanda bilgimi güncellemeye, pratik yapmaya çalışmıştım fakat ister istemez körelmişti.

Gün içinde bayağı fazla boş zamanım oluyordu. İlk birkaç günden sonra, yıllardır ihmal ettiğim Almanca bilgimi güncellemeye, yeniden hatırlayıp, geliştirmeye karar vermiştim. Telefonuma kurduğum bir dil öğrenme uygulaması ile her gün 1-1,5 saat kadar defter elimde, kulaklıklar kulağımda ders çalışmaya başladım.

Bu durum bir süre sonra Mehmet’in dikkatini çekmişti. Bir gün sabah denizi ve kahvaltı faslını tamamlamış, sedirlerden birine geçmiş ders çalışıyordum. Bir süre sonra Mehmet yanıma geldi, selam verdi.

– Burak Bey merhaba, nasılsınız?
– İyiyim Mehmet sen nasılsın?

– Sağ olun Burak Bey. Merak ettim ne yapıyorsunuz? Hem telefon elinizde hem defter, kalem…
– Almanca çalışıyorum Mehmet.

– Almanca mı? Almanca?

Diye tekrar ederek sordu ve o esnada Mehmet’in yüzünün ne kadar değiştiğini, gerildiğini fark ettim.

– Ne oldu Mehmet?
– Yok, yok bir şey olmadı Burak Bey.

Dedi ve fazla bir şey sormadan döndü restorana geçti. Almanca çalışıyorum cevabına Mehmet’in tepkisi ilginçti, bir anlam veremedim bu duruma. Çalışmaya devam etmek üzere dersime döndüm. İlerleyen günlerde de fırsat buldukça çalışmaya devam ettim.

Kampingde Alman Misafirler

Kimi günler sabahları sahil faslının ardından kumanyamı yanıma alıyor, Özlen Çayı boyunca Pydnai kalıntılarına kadar yürüyor, kale kalıntılarında oturup kahvaltı yapıyordum. Yol üzerinde yürüyüşçülere denk gelirsem de onlarla birlikte kampinge dönüyordum. Böyle günlerden birisinde yürüyüşçü bir Alman çiftle karşılaşmış, onları da alıp kampinge dönmüştüm. 40’lı yaşlarda, fit ve Likya Yolu’nun tamamını yürümeyi hedefleyen bir çiftti.

Birlikte kahve içip sohbet ederken Mehmet’in uzaktan bizi izlediğini fark ettim. Kendisini misafirlerle tanıştırmak için yanıma çağırdım. Mehmet bu durumdan pek hoşlanmasa da yapacak bir şey bulamadı, sıkıla sıkıla geldi. Kendisini tanıttım. Misafirlerin isimlerini söyledim ve kahve için teşekkür ettiklerini ilettim. Mehmet de dudaklarını pek aralamadan belli belirsiz teşekkür etti ama pek sıkkındı. Önde kavuşturduğu ellerini ovalıyor, konuşurken ne bana ne de misafirlere bakıyordu. Gözleri sağda solda, uzaklardaydı ve belli ki bu tanıştırma olayı pek hoşuna gitmemişti. Az sonra da yanımızdan ayrılıp bungalovuna doğru gitti.

Bir süre daha sohbet ettiğim Alman çifti uğurladıktan sonra iki bardak çay alıp, Mehmet’in yanına gittim. Bungalovun önünde yanına oturdum. “Hayırdır Mehmet, ne oluyor böyle?” diye sordum. Sıkıla sıkıla “Yok Burak Bey, bir şey yok” dedi. Israr ettim.

– Bak Mehmet, Almanca çalıştığımı söylüyorum, yüzün değişiyor, turistlerle tanıştırıyorum seni, garip garip davranıyorsun. Var sende bir şey. Söyle de yardım edeyim. Ben bir hata yapıyorsam da onu anlayayım.
– Yok Burak Bey, estağfurullah, ne hatası. O benim eşekliğim.

Dedi, dediğine de pişman olmuş gibi sustu, önüne baktı. İçindeki şeker çoktan karıştığı halde çayını karıştırmaya devam ediyordu. Çayı karıştıran eline baktığımı fark edince durdu, bardağı kenara koydu.

– Yanlış anlamayın Burak Bey, bu Almanlar niye gelmişler buraya? Bir şey söylediler mi size?
– Turist Mehmet bunlar. Yürüyüş yapıyorlar, kampinge de dinlenmeye gelmişler.

– Öyle mi söylediler size?
– Öyle söylediler ama zaten çok belli değil mi Mehmet?

– Fazla belli, fazla. Anlamıyoz sanıyolar.

Diyerek sustu Mehmet. Konuşurken de yüzüme bakmıyordu hiç, denize doğru bakan gözleri buğulanmıştı. Ne sözlerinden ne de tavırlarından bir şey anlayabiliyordum. Bir sıkıntı olduğu belliydi fakat anlamak imkansızdı. Bir sigara yaktı. Mehmet’i germemeye çalışarak sormaya devam ettim.

– Neyi anlamıyoruz sanıyorlar Mehmet? Sorun ne?

– Bu Almanlar Burak Bey, hep geliyorlar. Her ay. Bir kahve içiyorlar, bir yemek yiyorlar kontrol edip gidiyorlar.
– Yok Mehmet, konuşurken ben sordum Türkiye’ye ilk gelişleriymiş bunların. Neyi kontrol edecekler Allah aşkına?

– Siz olayları bilmiyosunuz Burak Bey. Bilmiyosunuz, konuşuyosunuz öyle.
– Allah Allah Mehmet, neyi bilicem, hangi olayları? Ne oluyo?

– Siz de buraya görevli gelmediniz mi zaten? Araştırmaya. Yoksa ne işiniz var burada?

Hiçbir şey anlamıyordum. Hayatımda garip şeyler yaşamaya alıştım artık ama buradaki durumu çözemiyordum bir türlü.

– Mehmet sen şu işi bana bir anlatsana. Neymiş bu olaylar? Niye geliyormuş bu Almanlar?

Mehmet gözleri dolu dolu döndü:

– Geçen sene gelen Alman kızlar yok muydu Burak Bey?
– Bilmem, geçen sene Alman kızlar mı geldi buraya?

– Geldiler Burak Bey. İki kız kardeş. İki gece kaldılar burada.
– Eee?

– Ben o zaman onların büyüğünden çok hoşlandım Burak Bey.
– E, ne güzel Mehmet. Ne var bunda?

– Burada kaldıkları ikinci gece bunlar taraçalardan birinde otururken yanlarına gittim ben de. Yanlış anlamayın Burak Bey, bira sipariş vermişlerdi onları götürdüm.
– Geçen sene servisi sen mi yapıyordun Mehmet?

– Yok Burak Bey. İsmail yapıyodu yine. Ama Alman kızlar olunca ben götürdüm.
– Ee Mehmet sonra?

– Sonrası işte biralarını verdikten sonra açıldım benim kıza. Çok güzelsin dedim.
– Sen Almanca biliyor musun Mehmet? Nasıl dedin bunu?

– Türkçe dedim Burak Bey. Söyleyişimden anlar diye düşündüm. Hani var ya vücut dili. Ne demek istediğini anlıyor karşındaki.
– Ee kız anladı mı peki senin ne dediğini Mehmet?

– Birbirlerine güldüler, anlamadım ki anladı mı? Ama anlamış olması lazım, değil mi? Yoksa neden gülsün bana elin Alman kızı, öyle değil mi Burak Bey?
– Vallahi Mehmet ne diyeyim bilemedim. Belki de anlamıştır. Sonra ne oldu? Kötü bir şey olmadı ya?

Mehmet bir yandan dertleşir, bir yandan da kendini aklar gibi anlatıyordu.

– Yok Burak Bey. Ekmek çarpsın. Kötü bir şey yok. Ama Alman kız hiçbir şey demedi bana. Ertesi günü de gittiler. Kapıya kadar çantasını taşıdım. Giderken de bir şey demedi. İnsan bir cevap vermez mi Burak Bey?
– Ne diyeyim bilmiyorum ki Mehmet. Türkçe bilmeyen kız nasıl cevap verecekti sana?

– Vücut dili var ya Burak Bey. Anladım ben onun hoşuna gittiğini. Ama hiçbir şey demedi.
– Haklısın Mehmet belki kızın hoşuna gitmiştir ama ertesi gün gitmişler, öyle değil mi?

– Gittiler Burak Bey.
– Tekrar geldiler mi?

– Yok Burak Bey gelmediler. Ama bir ay sonra annesiyle babası geldi.
– Kimin? Kızların mı?

– Evet Burak Bey. Aynı böyle, yürüyüş yapıyoruz ayağına geldiler.
– Eee, ne oldu peki? Gelenlerin kızların anne babası olduğunu nereden anladın sen Mehmet?

– Gözleri-mözleri hep aynıydı Burak Bey. Bir de hep bana baktılar. Beni görmeye geldiler.
– Emin misin Mehmet? İnsan insana benzer. Hele kimi milletler kendi içinde birbirine benzer. Yanılmış olmayasın.

– Yok Burak Bey. Öyle olsa her ay gelirler mi?
– Her ay mı gelmeye başladılar?

– Her ay.
– Alman anne baba geçen seneden beri her ay buraya mı geldi yani?

– Yok Burak Bey, anne baba değil. Onların tuttuğu başka Almanlar. Her ay kontrole geldiler.
– Bu kontrole gelen Almanlar ne yapıyor Mehmet? Bir anlatır mısın bana?

– İşte böyle Burak Bey. Geliyorlar, çay-çorba içer gibi yapıyorlar, beni kontrol edip gidiyorlar. Burada mıyım, kızlarının peşinde miyim, akıllı uslu duruyo muyum, ne yapıyorum diye…
– Hımm. Ne diyeyim bilemedim Mehmet. Bir düşünelim istersen. Belki de dediğin gibi değildir durum ya da bir çözüm buluruz.

– Nerden bulcaz o çözümü Burak Bey?
– Valla bilmiyorum. Dur ben biraz düşüneyim. Ama şimdi restorana geçelim. Akşam yemeği saati yaklaşıyor. Biz burada lâk lâk yaparsak millet ne yiyecek? Hadi gel…

Dedim ve ne yapacağımı düşüne düşüne Mehmet’le birlikte restorana doğru yürüdüm. Kafam allak bullaktı. Belli ki Mehmet’in ciddi sorunları vardı fakat en azından anlaşabiliyorduk artık.
 
 

Devam edecek…

Not:
  • Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s