Kariyerimde Bir Zirve | Karadere

  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu
  21. Bölüm 👉🏻 Daha Ne İsterim Allah’tan?
     

22. Bölüm | Kariyerimde Bir Zirve | Karadere

Hayat ne garip demiştim. Evet, 6 ay önce, dünyanın en büyük şirketlerinden birinin çalışanı olarak, bir plazanın 19. katında, ülke ortalamasının hayli üzerinde bir gelirle şirketin müşteri projelerini yönetiyor, seyahatlerimde 5 yıldızlı otellerde konaklıyordum. Her yıl bir kaç kez yurtdışı seyahate çıkıyordum. Şimdi ise Muğla’ya bağlı Seydikemer’in köyü olan Karadere’de bir kampingde bungalovda kalıp yarı zamanlı iş yapacaktım. İş de ne? Turistlerle sohbet etmek. Üste para versem yeriydi. Daha ne isterdim Allah’tan? Düşündükçe gülesim geliyordu.

Bungalovuma yerleştikten sonra akşam yemeği için restorana geçtim. Bu restoran hem kampingde konaklayan turistlere hem de civar köylerden gelen, alkol alıp köfte ya da balık yiyen köylülere hizmet veriyordu. Önümüzdeki bir ay boyunca birbirinden tamamen ayrı bu iki tipolojinin, bambaşka kültürlerin burada buluşmasını gözlemlemek benim için çok ilginç olacaktı.

Kampta İlk Akşam Yemeği

İçeride birkaç masaya yayılmış Karadere’li ya da civar köylerden gelmiş misafirler oturuyordu. Televizyonda yerli bir film oynuyordu. Tezgâhın mutfak tarafında Mehmet sipariş hazırlıyor, ön tarafında İsmail masaların arasında dolaşıp servis yapıyordu.

Nereye otursam, ne yapsam diye etrafıma bakınırken, üç tane misafirin yanında ayakta sohbet eden Aydın Abi seslendi, yanına davet etti, masaya oturttu, Karadere’nin köylüsü misafirlerle tanıştırdı. Rakı ikram ettiler. Kampingde çalışmaya başlamış yeni bir personele bakar gibi değil, bir nevi köylerine gelmiş misafir gibi bakıyorlardı. Haliyle onlar da hikayemi dinlemek istediler. Belli ki Aydın Abi önden girizgâh yapmış, meraklarını artırmıştı.

Ben de yemek siparişimi verdikten sonra anlatmaya başladım. Uzun yıllardır İstanbul’da yaşadığımı, Cihangir’de oturduğumu, mühendis olduğumu, bu yaşa kadar büyük bir uluslararası şirkette çalıştığımı, şimdi o hayatı geride bıraktığımı ve göçebe yaşamaya başladığımı anlattım. Masadakiler sessiz sessiz dinliyor, arada sadece çatal bıçak sesi geliyordu. Çevre masalar bile yavaş yavaş sessizleşmiş, kulak kabartmış beni dinliyordu. Onlar bir tepki vermedikçe ben de anlatmaya devam ediyordum.

Lâkin dinleyişlerinde, bana ve birbirlerine bakışlarında bir gariplik vardı. Tamam, onlar açısından hikayemin ilginç olduğunu kabul ediyordum. Fakat bakışlarından anlattıklarımın hiç inandırıcılığı yokmuş gibi hissediyordum.

Hikayemi tamamladığımda bir sessizlik oldu. Karşımda oturan, yaşı yaşıma yakın görünen ve sanırım aralarında biraz daha sözü dinlenen adam, biraz da anlattıklarımı teyit etmek ister gibi ilk soruyu sordu:

– Yani şimdi mühendis misin sen?
– Evet mühendisim.

Ardından teyit soruları birer birer devam etti:

– Ne mühendisi?
– Elektronik ve Haberleşme mühendisiyim.

Yanında oturan girdi araya:

– Hangi okulda okumuştun?
– İstanbul Teknik Üniversitesi’nde.

Bir yandan soruyor, bir yandan arada rakılarını yudumluyor, hemen hemen her cevabımdan sonra birbirlerine bakıyorlardı. Anlattıklarımın yarattığı etkiyi anlayabiliyordum. Fakat bu derece garipseyeceklerini tahmin etmemiştim.

Artık sorular peş peşe geliyordu

– İstanbul’da Amerikan şirketinde mi çalışıyordun?
– Evet, bilişim firmasında çalışıyordum.
– Bilgisayar mı yani?
– Eh, evet, bilgisayar firması, ama büyük.
– Kaç ülkeye gittin?
– Valla tam saymadım. Ama çok…

Rakılar boşalıyor, rakılar doluyordu. Tekrar karşımda oturan aldı sözü:

– Hangi semtte oturuyordum dedin sen İstanbul’da?
– Cihangir.
– Hani şu artistlerin Cihangir mi?
– Eee…

“Evet” dedim. Artistlerin Cihangir. O sırada açık olan TV’deki Oflu Hoca’yı işaret ettim, “Çetin Altay” dedim “Alt kat komşumdu.”

Önce televizyona sonra bir kere daha birbirlerine baktılar. Karşımda oturan, diğerlerinin de biraz daha saygı gösterdikleri adam, biraz da toparlamak ister gibi özet geçti:

– Yani sen şimdi İstanbul’da, Cihangir’de oturuyordun, Amerikan şirketinde çalışıyordun, sonra dedin ben artık böyle yaşamayacağım, s.kerler böyle hayatı dedin, hepsini bıraktın böyle yola düştün öyle mi?

– Eee, tam öyle değil de yani…

Dedim kaldım. Adam biraz masaya yaklaşarak ve sesini de alçaltarak ciddi ciddi sordu:

– Birader sen niye bizi yiyon?
– Nasıl?
– Yok, hani burada aramızda yabancı yok. Hepimiz vatanına bağlı insanlarız. Bak Aydın Abi emekli jandarma astsubay. Senin departman ne?
– Departman mı? Ne departmanı?

Anlamaza yattığımı düşünüyorlardı ama gerçekten anlamıyordum. Aydın Abi’nin emekli astsubay olduğundan da haberim yoktu. Sağımda oturan da diğer masalardan duyulmayacak şekilde sesini alçaltarak sordu:

– Abi sen JİTEM değil misin? Çekinmene gerek yok.
– JİTEM mi? Yok birader, n’aptın…

Dedim ama, yok, inandıramadım.

Anlattığım garip yol hikayesinin üzerine saçımı-sakalımı, küpelerimi, konuştuğum İstanbul Türkçesi’ni ekleyince onlar zaten kararlarını vermişlerdi. Karşımda oturan devam etti:

– Ya şimdi açık açık istihbaratım diyemezsin tabii ki ama bak bizden laf çıkmaz birader, aynı vatanın evlatlarıyız. Merak etme, burada bize emanetsin.
– Arkadaş tabii ki aynı vatanın evlatlarıyız onda sıkıntı yok, ama yok öyle bir şey, en son askerliğimi jandarma olarak yaptım ben, jandarmalıkla başka bir alâkam yok.
– Hah, bak işte şöyle. Sınıfın neydi?
– Sınıfım komandoydu. Ama öyle dağlarda falan görev yapmadım ben kısa dönem askerdim, 6 ay yaptım askerliğimi, poşet derlerdi bize. Acemi eğitiminden sonra da yabancı dil sınavıyla turizm jandarmalığına geçerek yaptım.

“Sınıfım komandoydu” cevabından sonrası bir kulaklarından girdi, öbüründen çıktı. Onlar orada kaldı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne kadar yok öyle bir şey dediysem de inandıramadığım yüzlerindeki ifadeden belli oluyordu. Tuvalete gitmek için kalktığımda, hepsi sandalyelerinden kalkar gibi hafif doğrulunca bu etiketin üzerime çok fena yapıştığını fark ettim.

Kabul, inanılmaz avantajlı bir durum, dediklerini kabul etmiş gibi davransam bir daha kimse bana dokunmazdı. Lâkin kalkıp ortada öyle bir şey yokken askerim, hele istihbaratçıyım falan diyemezsin. Yarın bir gün gerçekten buraya istihbarat gelir, görürsün dünya kaç bucak.

Karadere’de Suriyeli Göçmenler

Yalnız, bu adamlar da kampa gelen benim gibi bir yürüyüşçüyü durduk yerde sivil jandarma zannetmediler ya. Olayı sonradan öğrendim. Karadere’ye iki hafta önce Suriye’den teknelerle mülteciler gelmiş. Artık ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum, içlerinde de teröristler varmış. Benden birkaç gün önce Jandarma gelmiş, bölgede operasyon yapmış. Jandarma’nın köyden ayrılmasının ertesi günü de benim gelip garip hikayemle kampinge yerleşmem köylülerin sivil jandarma olduğuma hükmetmeleri için yeterli olmuş.

Masaya döndüm fakat konuya dönmedim. Biraz Karadere’yi sordum, biraz Likya Yolu’nu konuştuk. Fakat tavırları, bakışları, hareketlerimi incelemeleri hiç değişmedi. Ne kadar inkâr edersem edeyim istihbaratçı olma olasılığım hepsinin kafasına kazınmıştı.

Bir süre sonra izin istedim masadan kalktım, Aydın Abi’den bana bir hesap açmasını rica ettim. Ertesi gün köye gidip para çekeceğimi söyledim. Tamam, bu gece zaten misafirimizsin, sıkıntı yok dedi. Teşekkür ettim, çıktım.

Gökyüzü pırıl pırıldı, milyonlarca yıldız yanıp sönüyor, Akdeniz’in suları kumsala vuruyordu. Kampingde ilk gecemi geçireceğim bungalovuma geçtim. Yeni işimi, yemekte konuşulanları düşünerek ve kendi kendime gülerek uykuya daldım.

*

Ertesi sabah pencereme vuran güneşin sıcaklığıyla gözlerim hâlâ kapalı uyandım, gerindim. Yattığım yer çok rahat geldi, çadırda matımın üzerinde değildim. Yavaş yavaş geceyi ve kampingde yattığımı hatırladım.

Kalktım, odadan çıktım, esneye esneye tuvalete gittim. Elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, odaya geri döndüm. Ortalarda kimseyi göremedim. Şort mayomu giydim, havlumu omuzuma attım, sahile indim. Önümde kilometrelerce kumsalı ile Patara Plajı uzanıyordu. İleride denize doğru yarımada gibi çıkıntı yapan kayalıklara doğru yürüyüş yapmaya ve yolculuğumun beni getirdiği yeri düşünmeye başladım.

Yolda kumun üzerinde büyük bir kaplumbağaya denk geldim. Sırtını okşadım, yürümeye devam ettim. Yarımadaya vardıktan sonra bir kayaya oturdum, denizi, uzaktan geçen tekneleri seyrettim, sabah güneşinde iyice ısındıktan sonra kalktım. Sahilde bulduğum bir poşete civardaki çöpleri doldura doldura kampingin önüne doğru geri yürüdüm. Elimdeki çöpleri kampingin önündeki konteynere attıktan sonra döndüm, denize girdim. Yüzdüm, yüzdüm.

Denizden çıktıktan sonra kampinge döndüm. Bungalovumun yanındaki açık duşlarda tuzlarımdan arındım. İçeri girip üzerimi giyindim. Ardından kapısından dışarı arabesk müzik gelen restorana geçtim. İçeride kimseyi göremedim, müzik televizyondaki yerli kanallardan birinden geliyordu. Masanın üzerinde duran kumandaya el attım, sesi biraz kıstım. Mutfak tarafından Mehmet başını uzattı. “Günaydın” dedim. Müziğin sesini kısmamdan çok hoşlanmamış gibiydi ama ses etmedi. Selam verdi, “Günaydın, kahvaltı birazdan hazır” dedi. “Eyvallah” dedim. Ocaktan bir bardak çay aldım, müziğin sesini tekrar açtım, dışarı çıktım.

Bungalovdan defterimi kalemimi aldım restorana uzak çardaklardan birine geçtim, karalamaya başladım. Özlen Çayı’nın kenarındaki sazlıklardan gelen kokular denizden gelen esintiye karışıyor, her nefeste ciğerlerimi dolduruyordu. Bir önceki gece restoranda geçenleri yazmaya başladım.

Günlük

Bir süre sonra arkamda birisinin ayakta durduğunu, belli etmeden yazdıklarıma bakmaya çalıştığını fark ettim. Geri döndüm, baktım, Mehmet kahvaltının hazır olduğunu haber vermeye gelmişti. Ben dönünce toparlandı, içeri restorana davet etti. Peşinden gittim.

Başka bir bungalovda kalan Aydın Abi kalkmış, restorana gelmiş, gazetesini okuyor, sigara ve çay içiyordu. Selamlaştık, gecemin nasıl geçtiğini sordu. Teşekkür ettim, masanın bir yanına da ben oturdum. Masanın üzeri her biri çok lezzetli tereyağı, beyaz peynir, zeytin, bal, kaymak, domates, salatalık, köy ekmeği ile donatılmıştı. Kahvaltı etmeye başladım.

Boşalan çay bardaklarını alıp ocağa doğru yönelen Mehmet’in gözü sürekli defterimdeydi. Aydın Abi de bunu fark etmiş, bıyık altından gülüyordu. Göz ucuyla defteri işaret ederek “Nasıl, sabah raporunu tamamlayabildin mi?” diye sordu. O anda uyandım. Ben günlük tutarken Mehmet rapor yazdığımı sanıyordu. Aydın Abi’ye “Abi yapma Allah aşkına. İnanacaklar. Yapışmasın üzerime bu mesele” dedim, güldü.

O sırada kapıdan giren turist bir çifti başıyla işaret etti, “Geldi seninkiler” dedi. Bir kere daha “Abi n’olur gaz verme çocuklara” dedim, turistleri karşılamak için sofradan kalktım. Günlüğü de almayı unutmadan tabii ki. Misafirleri bahçeye, çardaklardan birine aldım. Yanımıza gelen Mehmet’e siparişlerini ilettim, ardından oturup sohbet etmeye başladım.

Gün boyu yürüyüşçüler geldi, yürüyüşçüler gitti. Neredeyse bütün öğleden sonra yoldan gelen turistlerle sohbet edip çay kahve içerek geçti. Akşam da restoranda misafirlerle birlikte oturup televizyonda maç izledik.

Karadere’de günlerimin nasıl geçeceği yavaş yavaş belli oluyordu.
 
 

Devamı için tıklayınız.

Not:
  • Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

2 comments

  1. Hikayenizi ya da maceranizi ilgiyle izliyorum.Bu mevsimde hem de bulasici hastalik korkusundan uzak denizin tadini cikarabilmek buyuk luks.Bizim icin de yuzun. Her sey yolunda gitsin

    Beğen

    • Yazıları takip ettiğiniz ve yorumda bulunduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım sağlıklı günlerde kendimizi yeniden yollara vurabilir o denizlerde yüzebiliriz. Sevgiler.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s