Daha Ne İsterim Allah’tan?

  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 
  20. Bölüm 👉🏻 Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu

21. Bölüm | Daha Ne İsterim Allah’tan?

Gavurağılı’ndan yarım günlük yürüyüşle ulaştığım Patara Plajı’nın arka tarafındaki ağaçlıkta bir gece kamp yapmış, çevredeki çöpleri temizlemiş, denize girmiştim.

Ovacık’tan beri harika anılarla yürüdüğüm Likya Yolu, tabiri caizse beni bitirmişti. Çok yorulmuş, oldukça da kilo vermiştim. Yükümü sürekli eksiltmeme rağmen hâlâ fazla geliyordu. Yola devam edip etmeme konusunda oldukça kararsızdım. Yolun bundan sonrasını yürüyeceksem bu yükü yarı yarıya azaltmam gerekiyordu. Çantamın boş hali bile 3kg geliyordu.

Karadere’yi sevmiştim. Önümüzdeki günlerde burada kamp yapmayı düşünmeye başlamıştım. Belki bir süre burada dinlenir, sonra İstanbul’a döner eşyalarımı elden geçirir, hafifletirim diye düşünmeye başlamıştım.

Komşu Kamping’le Tanışma

En nihayetinde yan taraftaki kampingi işletenlerle tanışmaya karar verdim. Kampingin bahçesini çeviren ahşap çiti dolaştım ve kapısına vardım, karşıma gelen tek katlı, geniş, etrafı brandalarla çevrili restorana girdim. Yaklaşık 25-30 metre uzunluğundaki restoranın sol tarafı boydan boya mutfak, tezgâh, kasa, raflar şeklinde uzanıyordu. Sağ tarafta da iki sıra halinde restoran masaları yer alıyordu. Salonun sonunda, sağ ileri köşede, hani şu nargile kafelerde olan kilim desenli sedir oturma gruplarından vardı.

İçeride hiç misafir yoktu. Sedirin arkasına denk gelen duvardaki televizyonda bütün gün haber yayını yapan kanallardan birisi açıktı. İçeride az önce kendisinden çöp poşeti aldığım ve daha sonra tanışacağım Aşçı Mehmet vardı.

Mehmet’le selamlaştım, restoranın içinden yürüyerek kamping alanına geçtim. Önünde masa olan sedirlerden birine oturdum. Kampingin bir diğer çalışanı gelip selam verdi, “Ne istersiniz?” diye sordu.

“Tanışmak ve varsa çay isterim” diye yanıtladım. Eleman güldü, samimiyetim hoşuna gitmişti fakat yine de nezaketi elden bırakmadı “Hoş geldiniz. Ben İsmail” diye cevap verdi. “Ben de Burak. Memnun oldum” dedim İsmail de aynı şekilde memnuniyet belirtip çayı getirmek için içeriye gitti, geri geldi. Kampingde henüz kimse yoktu. İsmail’le sohbet etmeye başladık.

Kısaca kendi çapımdaki gezginliğimden bahsettim. O da ardından bana kampingle ilgili bilgi vermeye başladı. Fakat bir gariplik vardı. İsmail karşıma oturmuş anlatırken mesafesini hiç bozmuyordu. Bahçeye çıkmış Mehmet de birkaç metre gerisinde ayakta, ellerini önünde kavuşturmuş, yüzünde hafif bir gülümseme, bizi dinliyordu. Çok saygılılardı. “Eh, normal tabi” diye düşündüm. Onlar için hem misafirdim hem de ilginç. Bu duruma çok takılmadım.

Patara Plajı’nın doğu ucu, hem orada Patara Antik Kenti’nin olması hem de ulaşım kolaylığı nedeniyle yıllardır gelişmiş, büyümüş. Batı ucunda Karadere ise toprak yolu ve tarıma dayalı yaşam biçimi ile görece köy olarak kalmaya devam etmiş. Bu tarafta da Pydnai vardı fakat Patara Antik Kenti ile kıyaslanmayacak kadar küçük bir kaleydi Pydnai.

Yeri gelmişken belirteyim, birçok insan turizm beldelerinde kısa sürede yaşanan bu büyümeleri gelişme olarak kabul ediyor, Karadere gibi hızlı değişime kapılmayan yerleri de geri kalmış sayıyor. Açıkçası ben, bir beldenin çok kısa sürede, kültürel olarak dönüşmeden, neredeyse tamamen turizm geliri sayesinde hızlı bir biçimde kalabalıklaşma ve yapılaşmasını gelişme olarak göremiyorum.

Her neyse, Likya Yolu açılıp buradan da yürüyüşçüler geçmeye başlayınca Fethiye’nin lokal turizm işletmelerinden Ali Baba’nın sahibi Ali bu kampingi açmış. Sessiz, sakin bir konaklama tesisi. İsmail bana köyden, kampingdeki bungalovlardan, restorandan, çardaklardan bahsetti.

O sırada ellerinde batonlar, sırtlarında çantalarla bir dizi Fransız ve İngiliz yürüyüşçü kampinge gelmiş, dinlenmek için mola vermişlerdi. İsmail onlara da aynı güler yüzü göstermiş, çay ikram etmiş fakat daha fazla iletişim kuramamıştı. Yabancı dili yoktu. Araya girdim, çeviri yaparak yardımcı olmaya başladım. Sonrasında da dinlenmek ve karınlarını doyurmak üzere oturan grupla sohbet etmeye başladık. Mehmet grubun yemek siparişlerini hazırlarken biz de yürüyüş anılarımızı paylaşıyorduk.

Bir süre sonra İsmail beni kampingin işletmecisi Aydın Abi ile tanıştırdı. O gün akşama kadar kimi zaman Aydın Abi’yle, kimi zaman İsmail’le, kimi zaman gelen yürüyüşçülerle sohbet etmekle geçti. Yürüyüşçü bir çifti de bungalovda kalmaya ikna ettim.

Akşamüstü orman temizliğine devam etmek için kampingden çöp poşeti alıp ayrıldım. Çevre temizliğinin ardından denize girdim, yüzdüm. Çadırımın başına döndüm. Akşam yemeğinin ardından Karadere’deki ikinci gecemi de burada bir süre daha kalacağımı düşünerek geçirdim.

İkinci güne yine ağaçların altında kuş cıvıltıları ile uyandım. Sabah kahvesinin ardından sahile indim ve Patara Plajı boyunca Eşen Çayı’na kadar yürüyüş yapıp geri döndüm. Sabah denizinin ardından kampingin dışındaki duşlarda tuzlarımdan arındım. Kahvaltının ardından öğlene kadar hamakta kitap okudum, müzik dinledim. Kampa gitmek için öğlen saatlerinin gelmesini bekledim.

Gavurağılı yönünden gelen ilk yürüyüşçülerle birlikte ben de kampinge geçtim. Bu sefer gelenler 5 kişilik Ukraynalı bir gruptu. Sadece grup liderleri İngilizce biliyordu. Doğal olarak neredeyse sadece onunla sohbet edebildik.

Gavurağılı’ndan yola çıkan yürüyüşçüler öğlen saatlerinden itibaren buraya geliyorlardı. Burada mola verip dinlendikten, kimi zaman da karınlarını doyurduktan sonra yola devam ediyorlardı. Telefonlarını şarj ediyor, ücretsiz çay içiyor ve tabii ki en önemlisi ücretsiz olarak internetten faydalanıyorlardı.

Aydın Abi’den sürpriz teklif

Öğleden sonra bir ara kamp sakinleşmiş biz de Aydın Abi ile oturmuş sohbet ediyorduk. Daha doğrusu, ben anlatıyordum, o dinliyordu. İstanbul’dan ayrılıp buraya kadar geliş hikayem çok ilgisini çekmişti. Dinledi, dinledi, arada ağaçlığı neden temizlediğimi sordu. Yaptığım şey benim için gayet normaldi. Doğa bizim evimiz, ne kadar kirletmezsek o kadar iyi. Belli ki hoşuna gitmişti. En sonunda buradan sonra ne yapacağımı sordu.

Likya Yolu’nu yürümeye doyamadığımı ama yorulduğumu ve zorlanmaya başladığımı söyledim. Eşyalarımı hafiflettikten sonra devam etmek üzere mola vermeyi, hatta belki bir İstanbul’a gidip gelmeyi düşündüğümü anlattım.

Aydın Abi bir süre düşündü, “Burada kalmak ister misin?” diye sordu. “Nasıl yani? Ne yapacağım ki burada?” diye sordum. “Topla çadırını, gel. Bungalovlar çoğu zaman boş. Birine sen geçersin. Yemeğin, akşam iki duble içkin bizden. Kalmak istersen yani.”

Böyle bir teklif beklemiyordum. Sonra “Eh, peki ben ne yapacağım ki burada?” diye sordum. Aydın Abi, “İşte bu yaptığını yap. Bizde dil bilen yok. Gelen turistlerle otur, muhabbet et. Çay kahve içsinler, yemek yesinler. Kalmak isterlerse bungalovları göster.”

Önce ne diyeceğimi bilemedim. Patara Plajı’nın dibinde, bu cennet gibi yerde kalacaktım ve işim gücüm gelen turistlerle sohbet etmek olacaktı. Hayatta yapmayı en sevdiğim şeyi yapmam için üste kalacak yerimi, yemeğimi ve akşamları içkimi vereceklerdi. Daha ne isterdim ki? Elbette kabul ettim.

Akşamüstü çadırımı topladım, eşyalarımı taşıdım ve Özlen Çayı’na bakan, bir ay boyunca evim olacak bungalovlardan birine yerleştim.

Hayat ne garip. 6 ay önce, dünyanın en büyük şirketlerinden birinin çalışanı olarak, bir plazanın 19. katında, ülke ortalamasının hayli üzerinde bir gelirle müşteri projeleri yönetirken, şimdi Karadere’de bir kampingde bungalovda kalıp yarı zamanlı iş yapacaktım. İş de ne? Turistlerle sohbet etmek. Düşündükçe gülesim geliyordu.

Bungalovuma yerleştikten sonra akşam yemeği için restorana geçtim. Bu restoran hem kampingde konaklayan turistlere hem de civar köylerden gelen, alkol alıp kebap ya da balık yiyen köylülere hizmet veriyordu. Önümüzdeki bir ay boyunca birbirinden tamamen ayrı bu iki tipolojinin, bambaşka kültürlerin burada buluşmasını gözlemlemek benim için çok ilginç olacaktı.

Devamı için tıklayınız.


Not:
  • Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s