Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu

  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
  16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
  17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
  18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
  19. Bölüm 👉🏻 Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu 

20. Bölüm | Karadere, Patara’nın Sakin Kıyısı | Likya Yolu

Gavurağılı’nda denize girmiş, yüzmüş, önceki iki günün yorgunluğunu atmış ve gece yeni arkadaşlarım İngiliz ve Rus çiftle birlikte akşam yemeğimizi ateş başında hep birlikte yemiş, gece boyu gülüp eğlenmiştik.

“Gezerken bu iş böyle oluyor. Hızlı tanışıp, hızlı arkadaş olup, bir şeyleri paylaşıp iyi hatıralarla yol alıyorsun. Bir gece daha, yeni bir güne doğru” demiştim. Evet, o iki çiftle de öyle oldu. Tanıştığımız, ateş başında birbirlerimizin hayatlarını öğrendiğimiz, nereden gelip nereye gittiğimizi anlattığımız güzel bir gecenin ardından çadırlarımıza çekildik.

Uykuya dalmadan önce uzun uzun bunu düşündüm. Ertesi gün Karadere Köyü’ne yürüyecektim. O geceki arkadaşlarım, Türkiye’ye -yaygın olarak görmeye alışkın olduğumuz gibi- Antalya’da deniz tatili yapmaya değil, zahmetli bir tercih yaparak Likya Yolu’nda yürüyüş yapmaya gelmiş genç bir Rus çift ve Fethiye’de yazlık evleri olan, Noel için İngiltere’ye dönmeden önce yolun bir kısmını yürümek istemiş -alışageldiğimiz nobran İngiliz karakterinin dışında- alçakgönüllü, insancıl bir İngiliz karı-kocaydı. Farklı kökenlerden gelmiş, farklı eğitim sistemlerinde büyümüş, değişik kültürel kodlara sahip insanlar olabiliriz, hatta içinden çıkıp geldiğimiz milletler tarih boyunca barıştan çok savaş içinde olmuş olabilir.

İnsan kimliğimiz, siyasi, dini, milli aidiyetlerimizi bir kenara bırakabildiğimiz oranda ön plana çıkabiliyor. Aynı oranda önyargılarımızdan, koşullarımızdan sıyrılıp olana olduğu gibi bakmayı ve olduğu gibi görmeyi becerebiliyoruz. Kültürlerimizin birer parçasını oluşturan bu aidiyetleri yok sayalım demiyorum. Bu konuda isteyen istediği gibi yapabilir. Ben, önyargılarımızın esiri olmayalım, karşımıza çıkan insanları bu aidiyetlerden amade değerlendirebilelim, yeter, diyorum.

Kaç hayat yaşayabilir insan?

Dışarıda, bizim gibi olan insanların dışında, başka hayatlar var. Başka hayatlar yaşayan bu insanların başka alışkanlıkları, iş yapış biçimleri, eğlenme ve yaşama şekilleri var. Bugün sahip olduğumuz iletişim araçları sayesinde, tarihte “diğerleri” ile ilgili en çok bilgiye sahip olduğumuz dönemi yaşıyoruz. Başkalarının nelere önem verdiklerini, nelere inandıklarını, nasıl mutlu olduklarını öğrenmek artık eskisine göre çok kolay.

Peki tamam, başka kültürlerden insanlar başka hayatlar yaşıyorlar, kabul. Peki o hayatları merak etmiyor musunuz? Dışarıdan değil, içinde olarak, o kültürün bir parçası olarak yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istemez miydiniz? Ben merak ediyorum. Açıkçası bu yola çıkmamın ana sebeplerinden birisi de bu.

Kırsal alanda yaşayan bir Alman da alışkanlıkları söz konusu olduğunda şehirli Almanlar gibi makine disiplininde midir? Görünüşleri ve bıraktıkları ilk izlenim soğuk olan Slavlar gerçekten soğuk mudur? Bütün Japonlar titiz ve Latinler sıcakkanlı mıdır?

Kimi insan doğduğu yerde büyüyor, aile kuruyor, yaşamaya devam ediyor, başka hayatlar da -merak etmenin ötesinde- ilgisini çekmiyor. Hatta yaşadıkları kültürün içine rastlantısal olarak doğduğunu düşünmüyor, kendi yaşadığı hayatın doğru, diğerlerinkinin yanlış olduğunu düşünüyor.

Ben diğerlerindenim. Kaç hayat yaşayabilirim onu merak ediyorum. Kaç kültüre uyum sağlayabilirim? Kaçı bana göre ya da “bana göre” diye bir şey var mı? Belki de her şey alışkanlıklarla ve sonradan öğrenmeyle alakalıdır. Bu durumda sebat eden insan için başka bir kültürün yaşam alanına dahil olmak o kadar da zor olmamalı.

O gece farklı yaşam biçimlerini deneyebilme ve farklı kültürlere karışabilme ihtimali ile derin bir uykuya daldım.

Karadere Yürüyüşü

Uyanıp çadırdan çıktığımda Rus çift çoktan yola çıkmış, İngiliz çift de çadırlarını toplamış, yola çıkma hazırlığı yapıyordu. Onları uğurladıktan sonra mütevazi kahvaltımı yaptım, kahvemi içtim, ardından çadırımı toplayıp çevre temizliğini yaptım.

Beni bir gece misafir eden Gavurağılı’nın içinden geçip Karadere yönüne doğru yola düştüm. Likya Yolu’nun bu etabı, bir orman yolundan yukarı tırmanıyor ve ardından Gavurağılı koylarına ve Patara Plajı’na bakan harika manzaralarla devam ediyordu.

Yaklaşık bir saat sonra Pydnai Kalesi’ne varmıştım. Pydnai, Patara Plajı’nın batı ucundan denize dökülen Özlen Çayı’nın üzerinde kurulu küçük bir kale ve askeri üs kalıntından oluşuyor. Bu kale eskiden plajın batı kısmını korumakla yükümlüymüş. Kale surlarının çoğu sağlam, kalenin içinden yürüyüp geçmek mümkündü, ki ben de öyle yaptım.

Kale kalıntılarının içinden geçtikten sonra bir müddet Özlen Çayı sol tarafımda kalacak şekilde sahile doğru yürümeye devam ettim. Karadere Köyü ve seraları çayın diğer tarafında yer alıyordu. Sahile yaklaştığımda yürüyüş yolu sola doğru kıvrıldı, takip ettim, çalılıkların arasından eski ahşap bir ev ve yanından çayın karşı tarafına geçen yine hayli eski bir asma köprü gördüm. Asma köprünün üzerinden karşı tarafa geçtiğimde kendimi geniş meydanlık bir alanda buldum.

Meydanın karşısında ileriye doğru uzanan toprak bir yol, sol tarafında küçük bir çamlık, sağ tarafında ise Green Park isimli bir kamping vardı. Sağa döndüm, meydanı ve kampingi soluma alıp sağımdan akan çayın genişleyip denize döküldüğü yere doğru ilerledim.

Kampingi geçtiğimde ulaştığım Patara Plajı muhteşemdi. İki-üç yüz metre genişliğindeki plaj doğuya doğru kilometrelerce devam ediyordu. Önümde bütün görkemi ile Akdeniz uzanıyor, kıyıya vuran sakin ve geniş dalgalarla kumsalı düzleştiriyordu.

Soyundum, mayomu giydim, eşyalarımı kumsalda bırakıp kendimi suların içine bıraktım. Burayı çok sevmiştim.

Karadere’de Kamp

Denizden çıkıp kurulandıktan sonra eşyalarımı toparlayıp sahilin arka tarafında, kampingin doğusunda kalan ağaçlığa yöneldim. Ağaçlık ıssızdı fakat sanki önceki günlerde bir sürü piknikçi gelip her tarafa çöp atıp gitmişti.

Çantamı sırtımdan indirdim ve ne yapacağıma karar vermek için etrafta bir tur atmaya çıktım. Ağaçlığın içinde kimse yoktu. Önce büyük bir çöp poşeti bulup etraftaki çöpleri topladım: Pet şişeler, meşrubat kutuları, strafor kutular, gıda ambalajları, çekirdek paketleri, sigara paketleri, bebek bezleri, aklınıza gelebilecek her şey. Sanki bir sürü evin çöpü etrafa dağıtılmış gibiydi. Toplayabildiğim kadarını götürüp konteynere attım. Sonra çadırımı kurmaya karar verdiğim yeri iyice temizledim ve yerleştim.

Kimse gelip gitmedi. Bu kadar çöp atılmış olan yerde insan olmaması ilginçti. Kararmaya başlayan havayla birlikte, kamp ocağında ısıttığım konserve akşam yemeğimi yedim. Kafa lambasının ışığında kitap okudum, müzik dinledim. Gecenin sonunu sahilin arka tarafındaki bu ağaçlıkta kurduğum çadırımda uykuya dalarak getirdim.

Ertesi sabah, çadırı çevreleyen ağaçlardaki kuşların cıvıltılarıyla uyandım. Nerede olduğumu hatırlamam biraz zaman aldı. Sabahları bu oyunu sevmeye başlamıştım. Uyandığımda etraftan gelen seslerden, çadıra vuran ışıktan, yattığım yerin şeklinden nerede olduğumu hatırlamaya çalışmak çok eğlenceliydi. Evet, Patara Plajı’nın batı ucunda, Karadere Köyü’nde, sahilin arkasındaki ağaçlıktaydım.

Çadırdan çıktım, etrafta hâlâ kimse yoktu. Mataramda dünden kalan suyla dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım, kalanını içtim. Telefonumu, cüzdanımı küçük sırt çantama atıp, matımla birlikte ağaçların arasından sahile indim.

Patara Plajı kilometrelerce sahiliyle önümde uzanıyordu. Biraz yürüdüm, sonra matımı kumların üzerine serdim, esneme hareketlerimi yaptım. Güneş bütün bedenimi ısıtıyordu. Sabah egzersizimin ardından denize girdim, yüzdüm. Çıktım, güneşlendim.

Acıkmaya başlayınca yeniden çadırımın başına döndüm. Karadere Köyü’nde komşusu olduğum tek kampingin dış tarafına koydukları duşlarda yıkanıp tuzlarımdan arındım. Ardından kamp ocağımda su ısıtıp kahve yaptım. Günlük notlarımı tutarken kahve ve yemişlerle kahvaltımı yaptım.

Kahvaltıdan sonra, kamping bahçesinde gördüğüm bir çalışandan rica edip aldığım iki büyük çöp torbasıyla çadırın etrafında daha geniş bir halkada bir tur daha çevre temizliği yaptım. Ağaçlık alan iyice temizlenmişti.

Vakit öğlene geliyordu. Bir tur daha duş alıp üzerime temiz bir tişört geçirdim. Niyetim kampingdekilerle tanışmaktı. Yine kıymetli eşyalarımı yanıma alıp bahçeye yöneldim.

Karadere Green Park Kamping

Ahşap çitli bahçeye geldim, karşıma gelen tek katlı, geniş, etrafı brandalarla çevrili restorana girdim. Yaklaşık 25-30 metre uzunluğundaki restoranın sol tarafı boydan boya mutfak, tezgâh, kasa, raflar şeklinde uzanıyordu. Sağ tarafta da iki sıra halinde restoran masaları yer alıyordu. Salonun sonunda, sağ ileri köşede sedir oturma grubu vardı.

İçeride misafir yoktu. Sedirin arkasına denk gelen duvardaki televizyonda bütün gün haber yayını yapan kanallardan birisi açıktı. İçeride az önce kendisinden çöp poşeti aldığım ve daha sonra tanışacağım Ahmet vardı.

Devamı için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s