İmza Atan Kadınlar | Burcu Karadağ

Röportaj kategorimizin İmza Atan Kadınlar başlıklı serisinin sinemacı Vuslat Saraçoğlu‘ndan sonra ikinci konuğu Neyzen Burcu Karadağ. Karadağ, tasavvuf musikisi ile özdeşleşmiş ve bugüne kadar erkek icracılara özgü bir enstrüman olarak hafızalara kazınmış neyi, bambaşka bir boyuta taşımış, batı müziğiyle yan yana getirmiş, dünyaya tanıtmış ve sevdirmiş başarılı bir neyzenimiz. Kendisi albüm çıkartan ilk kadın neyzen olduğu gibi, neyle ilk caz albümünü de yapmış, değerli müzisyenimiz Fazıl Say’ın kendisine konçerto yazdığı bir sanatçı. Ayrıca, Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanan “Meşkte Ney Eğitimi” (Teaching the Ney with the Mesk Method) kitabıyla bu alanda kitap yayınlamış tek kadın neyzen olma sıfatını da taşıyor. Bir dizi ilke imza atmış Neyzen Burcu Karadağ’la sizler için keyifli bir röportaj yaptık.

Burak Süalp – Sevgili Burcu Karadağ, öncelikle değerli zamanınızı ayırdığınız ve dergimize röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizin gibi genç yaşında birçok başarıya imza atmış, ülkemizin önde gelen müzisyenleri ile birlikte eserler vermiş, albümler çıkartmış, kitap yazmış ve ödüller almış bir kadın sanatçıyı dergimize misafir edebildiğimiz ve okurlarımızla buluşturabildiğimiz için çok mutluyuz.

Neyzen Burcu Karadağ

Burcu Karadağ – Bu güzel yorumlarınız için ben teşekkür ederim.

Size ilk önce neyzen Burcu Karadağ’ın küçüklüğünü ve müzik tercihinin nasıl geliştiğini sormak istiyorum. Müzisyen ya da sanatçı bir aileden mi geliyorsunuz? İlkokuldan sonra henüz çok erken yaşta müziğe nasıl yöneldiniz, konservatuarda müzik eğitimi almak konusunda ailenizden nasıl bir tepki aldınız ya da destek gördünüz?

Burcu Karadağ – Öncelikle, ailem konusunda şanslı olduğumu söyleyebilirim. Çünkü aslında müzikle hiç alakaları olmayan insanlar. Babam mesela… Herkes babamın büyükelçi, doktor falan olduğunu düşünürken benim babam aslında bir TIR şoförü. TIR şoförü olduğu için uzun zamanlar yurtdışında oluyordu ve her gelişinde sürekli bana bir hediye getiriyordu. Ben susayım diye. Sus payı. (Gülüyor) Bir gün hediye olarak yurtdışından org getirdi. Seksenli yılların Türkiye’sinde bu bizim için çok büyük bir olaydı. O zaman org kolay bulunabilen bir şey değildi. O orgla ben televizyonda duyduğum birçok parçayı çalmaya başlayınca annem ve babam “Bu kızda bir yetenek var, ne duysa çalıyor. Biz bunu konservatuar sınavlarına sokalım” dediler.

İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı’ndaki 3 sınavı da üst üste yüksek puanla kazanınca, jüri toplandı ve bana “Seninle ilgili bir karar almak zorundayız. Eğer piyano çalarsan üstün yetenekli çocuk sıfatıyla yurtdışına gidip okuyabilirsin” dediler. Ben ise cevap olarak “Piyanoda çok tuş var, çok kalabalık” dedim. Çünkü aslında piyanodan çok haz etmiyordum. Evde Türk müziği dinleniyordu ve ben Türk müziğine ve halk müziğine artık çok aşinaydım. O yüzden “Ben ud çalmak istiyorum” dedim.

1980’li yılların ortası, o zamanlar Coşkun Sabah çok meşhurdu. Herkes ud çalmak istiyordu ve artık başa çıkamıyorlardı. Jüri de ud çalmak için konservatuara girmek isteyen çok kişi var deyip kolay kabul etmiyordu.

O zaman bana neyi önerdiler. “Ney çok zor bir enstrüman, puanı çok yüksek, senin de yeteneğin bu puanı tutuyor. Hatta kadınlar pek ney çalmak istemezler, çok başarılı da olamamışlardır, sen ileride çok başarılı bir kadın neyzen olabilirsin” dediler. Ben de tamam dedim, açıkçası pek de bilmiyordum ne olduğunu.

Sene 2008

Bir süre sonra ailem tedirgin olmaya başladı. Neyin imajı bu kadar modern değildi o dönemde. Daha karanlık bir imajı vardı. Ney deyince insanların aklına tarikatta birbirini zincirleyen insanlar geliyordu. Öyle bir imaj vardı. Annem tabi değiştirmek istedi bu enstrümanı ama ben değiştirmek istemedim. Hocamı çok sevmiştim ve ona olan sevgim enstrümanımı değiştirirsem o beni bir daha sevmez şeklinde bir hâl almaya başladı. O gün bugündür de ney üflüyorum yani.

Burak Süalp – Belli ki konservatuardaki hocalarınız çok öngörülü bir öneriyle gelmişler size. Enstrüman konusunda yönlendirirken işlerini önemseyen, hakkında karar verdikleri çocuğun geleceğine dokunduklarının bilincinde insanlarmış. Aile konusunda da anlaşılan şanslıymışsınız. Genelde çünkü ülkemizde özellikle kız çocuklarının erken yaşta sanata yönlendirilmesi sık rastlanan bir durum değil, arkanızda durmaları çok güzel olmuş.

Burcu Karadağ – Tabii. Hatta babam “Sen konservatuar sınavını kazanırsan ben sigarayı bırakıcam” demişti. Günde iki paket sigara içen adam sigarayı bırakmıştı o süreçte. Çünkü babam akordiyon çalmayı çok istemiş küçükken ve dedem izin vermemiş. “Müzisyen mi olacaksın, başımıza iş mi açacaksın” diye. Oto sanayide çalışmaya vermiş küçük yaşta. O yüzden müzik yapmak içinde ukde kalmış. (Çok yeteneksiz bir insan olmasına rağmen. Müzik yapmadığı için çok mutluyuz. Müziğe hiçbir yeteneği yok, ama yani. (Gülüyor))

Burak Süalp – Babanız sevgili Nejdet Enişte’ye ben de selam yolluyorum buradan. Çünkü aynı kişi o yıllarda bana da ilk trenimi getirmişti. Ankara’daydık o zaman, bir tane elektrikli tren getirmişti, çok iyi hatırlıyorum. Bütün arkadaşlarım eve gelip oynamak için sıraya giriyorlardı. Çok büyük olaydı. Çünkü o sırada fark şöyleydi: Biz plastik arabaya tel takıp öyle yürütüyorduk. Oradan elektrikli trene geçmemiz…

Burcu Karadağ – Birden bire Mercedes’e binmek gibi yani.

Burak Süalp – Tabi tabi. Bisikletten Mercedes’e geçmiş gibi oldum ben.

Burcu Karadağ – Aynen öyle. Çocuklarla arası çok iyiydi her zaman.

Burak Süalp – Sağolsun, bir de kendisiyle bir uzun yol yolculuğumuz var. Beni Ankara’dan İstanbul’a götürmüştü. O da benim aklıma kazınmış şeylerden biridir. Bir o tren, iki TIR yolculuğu.

Peki Sayın Karadağ, konservatuar eğitiminize dönersek, kimlerden eğitim aldınız? Adını anmak istediğiniz eğitmenleriniz var mı?

Burcu Karadağ, Niyazi Sayın

Burcu Karadağ – Şöyle, bir kere konservatuardaki ney hocam Salih Bilgin ve onun da hocası Niyazi Sayın’la çok uzun zaman baş başa dersler yaptık. Bu iki ismi özellikle anmam gerekir. Türkiye’de şu an ney ile hayatını kazanan ve ney sazının gelişmesine katkıda bulunan birçok insanın hocası Niyazi Sayın’dır. Zamanında bir enstrümantalist olarak solo konserler yapmak, Amerika ve Kanada kapılarının açılması onun sayesinde oldu. Çok öngörülü, vizyon sahibi, dört dörtlük bir sanatçıdır. Tesbih yapar, ebru yapar, tenis oynar, fotoğraf çeker ama ne yaparsa yapsın, hepsinde ilk gelir, birinci olmuştur. Çok entelektüel bir adamdır.

Mesela onunla derslerimizi hiç unutmuyorum. Üniversite yıllarında sabahın onunda, on birinde dersimiz olurdu ve biz derse fındık aromalı kahve içerek başlardık. O zamanlar Starbucks’tır, Cafe Nero’dur bu tür kahve zincirleri henüz yoktu. O kahveleri gidip özel dükkanlardan, yürümekten ayaklarımız ağrıyacak şekilde bulur, her sabah Beethoven resmine bakarak ama Münir Nurettin dinleyerek, fındıklı kahvemizi içip ders yapardık.

Flüt egzersizleri çalıştırırdı beni neyle. Ama bir yandan da Hafız Osman’ın okuduğu gazelleri notaya alırdım. Yani dört koldan bir eğitim verirdi. Böyle at gözlüğü takarak sadece Türk müziği, ilahi, tasavvuf çerçevesinde bir eğitim anlayışı yoktu. Onunla ilgili bu ismi kesinlikle zikretmek isterim.

Onun dışında bir de Fazıl Say’ı söylemek isterim, onunla çalışırken her anlamda çok şey öğrendim. Belki onu da saymam gerekir bir eğitimci olarak.

Burak Süalp – Müzisyen olmayı hedefleyen genç bir kadın olarak hayalleriniz nelerdi, sonra ne kadarı, nasıl şekillendi?

Burcu Karadağ – Hayata yaşıtlarımdan biraz daha erken başlamış oldum. Çünkü yaşıtlarım daha arka mahalleye gidemezken ben elimde enstrümanım on altı yaşında yurtdışına konsere gitmiştim. On altı, on yedi yaşına gelene kadar da kendimizi geliştirmemiz için konservatuar haricinde o sazı icra etmemiz gerekiyordu. Bunun için de mesela çeşitli musiki derneklerine giderdim. Tarikatlara giderdik. Orda tasavvuf müzikleri icra edilirdi, hatta zikirler yapılırdı. Bu aslında şimdi modern staj denilen işi biz ortaokulda çeşitli musiki dernekleri ve tekkelerde müzik yaparak başlatmış olduk.

Burcu Karadağ, Nemrut Dağı

Yaşıtlarımdan önce bu işe başlamış oldum. O dönemde toplu icra sayesinde kazandığım çok büyük tecrübeler oldu. Ben ney çalarken insanların bana hep sıra dışı bir şekilde tepki verdiklerini fark ettim. Yanıma gelen herkes diyordu ki, ya maşallah, erkek gibi üflüyorsun. O zaman farketmiyordum, sadece o işi iyi yapmak istiyordum. Erkek gibi üflemek nedir bilmiyordum. Sonra farkettim ki, sanat taklitle başlıyor, bir şeyi taklit etmek zorundasınız. Hakikaten benim taklit ettiğim hiç bir kadın yok. Hep erkekleri taklit ediyordum.

Sahnede çok başarılı olmak istiyordum, kendi projelerimi üretmek istiyordum. Birisinin arkasında sazende olmak değildi benim hayalim. Ben önde çalacağım, benim arkamda çalacaklar. Bu daha önce yapılmamış bir şey olduğu için bunu nasıl çözüme kavuştururdum, onu bilemiyordum. Bunun bir çerçevesini çizemiyordum sadece. Bende sıradışı bir durum var bunu farkediyordum ama bunu toplumla bağdaştıramıyordum. Bir şey var ama onu ortaya çıkaramıyordum.

Sazendelerin yaptığı iş nedir, işte Muazzez Abacı’nın arkasında çalmak, Sibel Can’ın arkasında çalmak. Mümkün değil benim bunu kabul etmem. Çünkü onların yeteneği benden daha fazla değil ki. Yani o ikinci sınıf vatandaş olmayı kabul edemiyordum kesinlikle. Ben kendi müziğimi yapmalıydım ve onu çaldırmalıydım insanlara.

Burcu Karadağ, 2010

Pekiyi ama ney çalıyorsun, şarkıcı değilsin, o nasıl olacak? O zaman ne yapmak lazım? Bir sürü enstrümanistin, önünde kim var? Klarnet var, piyanistler var. Onlar ne yapıyor? Onları kendime örnek almaya çalışıyordum. Şarkı söylemeyen başarılı piyanistler var. Piyanistleri kendime örnek almıştım. Nasıl proje üretiyorlardı?

Bu şekilde çerçeveler çizmeye başlayarak öncelikle işte bir kadın sanatçı tarafından icra edilmiş ilk albümü çıkarttım. Klasik müzik yaptım orada. Ama orada benim tecrübe etmem gereken şeyler vardı, bir çerçeve çizmeliydim. Ondan sonra Karadağ Ensemble grubunu kurdum.

Burak Süalp – Profesyonel yaşamınıza adım atarken müzik camiasında kadın olarak kendinizi kabul ettirmeniz kolay oldu mu? “Kadından neyzen olmaz” diyenler olmadı mı size?

Burcu Karadağ – Ooo, yüzüme bile dediler. Hemen anlatayım. Başarılı bir neyzen olduğumu zaman içerisinde insanların bana gösterdiği tepkilerle farketmeye başlamıştım ama dediğim gibi kendime örnek aldığım bir kadın neyzen yoktu. Üflemişler, hatta devlet korolarında bu işten hayatını kazanan birçok kadın neyzen arkadaşımız var. Ama onların bir eser ortaya koyma konusunda bir örneğini görmedim.

Sonra ben işte kendi grubumu kurup orkestralarla çalmaya başlayınca televizyon programlarına, çeşitli projelere davetler almaya başlayınca ismimi yavaştan duyurmaya başlamıştım. O zaman baktım ki etrafımda bir çember var ve o çemberin içine giremiyorum. Neyzenlerin, hatta müzisyenlerin çoğu erkektir, bir halka kurmuşlar ve onların muhabbetlerine giremiyordum. Onların iş çevrelerine giremiyordum. Bir konser olduğunda davet etmiyorlardı. Onların davet ettiği neyzenlerden çok daha iyi icra ediyor olmama rağmen kesinlikle yüzüme bakmıyorlardı.

Ne yapmak lazım bunun için? Ya o çevreden birisinin sevgilisi, karısı olman lazım ya da onları işe çağıran pozisyona gelmen lazım. Her şey o çerçeveyi kırmakla başladı. Yani ya onlardan birisinin sevgilisi olacaksın ya da patronu olacaksın. Ben patronları olmayı tercih ettim. Dedim ki benim üreten birisi olmam lazım.

Burcu Karadağ, 2011

Kadından neyzen olmaz dediler. TRT İstanbul Radyosu’nda 13 yıl sözleşmeli ney sanatçısı olarak görev yaptım. Hiç unutmuyorum bir gün bir neyzen abime “Merhaba abi” deyip elimi uzattığımda elimi havada bırakıp benimle tokalaşmadığı gibi bana “O ojeleri sürmesen olmaz mı? Ojesiz de ney çalabilirsin” demişti. Bir darbeydi bu benim için. Ben ona şu şekilde cevap vermiştim: “Abi bu kadar şekilci olmayalım. Ojeli veya ojesiz önemli olan yapılan müziktir.” O yaşa göre yine de iyi bir cevap vermişim yani 22 yaşında falandım çünkü.

Bu laflar beni hep kamçıladı. Çok bulunmak istediğim bir proje vardı, kadın olduğum için çağırmamışlardı. Çünkü onlar erkek gruptu ve aralarında kadın istemiyorlardı. Rahat gezemiyorlardı, rahat espri yapamıyorlardı. Ben nereye gidersem gideyim daha fazla dikkat çekiyordum onlardan. Dolayısıyla “Kadından neyzen olmaz” lafını hep duydum, hep ikinci planda olmayı, aşağılanmayı yaşadım ama küsmek yerine nasıl başa çıkarım diye düşündüm.

Aklıma ve yeteneklerime güveniyordum, başka bir iş de yapabilirdim ama hayatta yaptığım en iyi iş ney çalmaktı, o zaman bunun üzerine gitmeliydim. Neyi iyi yapıyorsan onun üzerine gideceksin. Benim için düstur bu oldu.

Hatta birkaç sene önce yüzüme karşı “Kadından neyzen olmaz” diyen bir kültür müdürüyle kavga etmemek için kendimi çok zor tutmuştum. Adam benim videolarımı izleyip de gözümün içine baka baka “Kadından neyzen olmaz” demişti. Bunu da hiç unutamıyorum. Zaten kendisi yaptığı yolsuzluklar nedeniyle işten atılmış, hiç üzülmedim, kendisine hayatta başarılar diliyorum.

Vermek istediğim mesaj şu: İnsan karşısına çıkan engelleri aşmak için bir yol bulmalıdır her zaman. Bulacaktır da. Oturup talihsizliğine, kaderine dert yanıp ağlamanın hiç kimseye bir faydası yok. Çözüm olarak ne üretiyorsun, ona bakmak lazım.

Burak Süalp – Ki, o engelleri aşanlar gerçekten örnek oluyorlar sonra.

Burcu Karadağ – Kesinlikle. Hep pozitif bakacaksın. Ağlayacaksın tabii ki ama bardağın dolu kısmına bakacaksın her zaman.

Burak Süalp – Evet bizi ağlama noktasına getirebilirler.

Burcu Karadağ – Kesinlikle çok sebep var ağlamak için, mutsuz olmak için, depresyona girmek için. Çok sebebimiz var ama bunu yapmayacağız.

Burcu Karadağ, 2010

Burak Süalp – Peki, hani ağlamak demişken, dinleyen herkesi duygulandıran, kendi içinde bir yolculuğa çıkartan ney enstrümanının sırrı nedir? Hemen hemen herkeste benzer duygular yaratan başka bir saz var mı acaba?

Burcu Karadağ – Güzel. Yaşadığım örneklerle cevap vereyim, çok daha güzel olur. Şimdi Türkiye’de neyin çok kutsal bir anlamı var. Hz. Mevlana’ya göre tasavvufta 7 mertebe vardır. Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziye, marziyye ve kâmile. Seyr-u Süluk dediğimiz yolculuğa çıkmış olan dervişin varacağı en son mertebe İnsan-ı Kâmil, yani olgun insan mertebesidir. Ney de bu olgun insanın sembolüdür.

Sembolizm üzerine kurulmuştur mevlevilik felsefesi. Bu yüzden Hz. Mevlana, Mesnevi eserinin ilk 18 beytini “Dinle neyden hangi ayrılıklardan şikayet ediyor” mealinde bunun üzerine yazmıştır. Dolayısıyla neyin çok kutsal bir anlamı vardır bizim kültürümüzde.

Tabi ben bu kültürle büyüdüm ama dünya platformunda da çok fazla bulundum. Uluslararası platformda ney, “A kind of flute” (bir tür flüt) diye geçiyor. Bambu flüt. Dolayısıyla sen istediğin kadar anlat, konuş, buna gerek yok. Çünkü insanlar zaten o neyin sesinin etkileyiciliğini çok fazla hissediyorlar. Ney bizde dini çağrışımlar yaparken, Avrupa’daki insanlar, hristiyanlar için çok fantastik geliyor. Bu ses dünya dışından geliyor diyorlar. Bak, tanımlamalara bak.

Aslında içeriği aynı, dünya dışı dediler, uzaydan gelen kapsayıcı bir ses dediler. Sonra sonra ben onlara Hz. Mevlana’yı bizdeki anlamını anlatınca onlardaki ifadeyle bizdeki örtüşmüş oldu. Onlar müslüman olmayabilir. Fakat içlerinde yarattığı duygu, başka bir dünyadan o sesin tamamlayıcı olması ve onları ağlatma duygusu, kalplerini titrettiği anlamına geliyordu ve bu beni çok etkiledi.

En son bundan bi kaç sene önce, 2017 yılında Tayvan’a gittim. Kaohsiung şehrinde uluslararası bir film festivali vardı. Şehrin adını söylemeyi bir haftada anca öğrendim zaten. (Gülüyor) Film festivalinde dünyanın her yerinden insanlar var ve ben çıktım neyle bir tane Tayvan şarkısı çaldım. Sonra Uyan Ey Gözlerim‘i çaldım. Sonra işte başka bir şey daha çaldım falan. Ve başladım neyin bizdeki önemini anlatmaya.

Tayvanlılar biliyorsunuz budistler. Allah kavramları yok. Ben anlatıyorum işte, Allah tarafından, insan-ı kâmil onun sembolü, biz hepimiz Allah’tan parça taşıyoruz, derken, adam bana “Don’t force yourself to explain” dedi. Yani kendini zorlama bize bunu anlatmak için. Güldüm, neden dedim. “Çünkü biz, bu enstrümanın sesini o kadar beğendik ki, hayatımızda hiç duymamıştık daha önce ve bu enstrümanın aslında dünya dışından bir ses, bir mesaj getirdiğini anladık. Onun sizin ülkenizde ne anlam ifade ettiği bizi ilgilendirmiyor” dedi.

Ben uzunca bir süre sustum. Yani bakış açısına bakın, ortada bir şey var, ona karşındaki dünyanın öbür ucundaki nasıl bakıyor, o nasıl bakıyor, bu nasıl bakıyor. Adam hayatında hiç ney dinlememiş. Çok özel bir enstrüman gerçekten. O tecrübeyi yaşadığım için Allah’a dua ettim. İyi ki bana bu yeteneği vermiş, iyi ki bu işi yapıyorum yani. Bir kamış parçasıyla dünyayı gezdim ve aldığı tepkilere bak. Sorunun cevabı oldu mu, bilmiyorum.

Burak Süalp – Bence gayet sorunun karşılığı olan cevap ve anılar oldu. Çok özel hatıralarmış gerçekten.

Burcu Karadağ – Ben neyle büyüdüğüm için her seferinde aynı haleti ruhiyeyi yaşayamıyorum tabi. Gerçek dünyaya dönüşü acı oluyor. O transla dünya arasında bağlantıyı kurman gerekiyor yani. Bu yüzden aklını kaybeden müzisyen arkadaşlarım var. Müzisyenler zaten çok normal insanlar değiller ama neyzenlerde bu durum biraz daha farklı oluyor.

Burcu Karadağ, 2011

O kadar enteresan hayranlarımız var ki şurada yanılgıya düşersen dünyayla bağlantını kopartırsın. “Ben yapıyorum bunu” dersen bitersin. Sahnedeki alkışı her zaman duyamazsın. Bak 9 aydır sahneye çıkmıyoruz. Ama kafayı yemedim. Neden? Çünkü şunu biliyordum, beni o sahneye çıkartan güç ben değilim, o bana hediye edilen bir şey. Onu kullanmasını iyi bileceksin.

Eve döndüğünde o alkış olmuyor. Seni seven, senin için ölmek isteyen kadar nefret eden de olacak bu hayatta. Onun dengesini kuramazsan sen zarar görüyorsun. O ego kontrolünü yapamazsan büyük zararlar görürsün. Ben bunu çok şükür idrak ettim. Yani ne kadar başarıyorum bilemem ama şu ana kadar ruh sağlığımı muhafaza ettiysem başarabiliyorum demektir.

9 aydır sahne yüzü görmemiş bir sanatçı olarak bu çok zor bir süreç. Biz alkışlarla yaşıyoruz. O alkışlar bizim ekmeğimiz, suyumuz. O alkışı, o insanların takdirini gözlerde göremezsen bir süre sonra o tatminsizlik insanı başka türlü sıkıntılara sokuyor.

Burak Süalp – Umarım içinden geçtiğimiz süreç bu anlamda, sanata sanatçıya destek verme anlamında daha olumlu yönde ilerler, müzisyenler için, sahne sanatçıları için, tiyatrocular için…

Burcu Karadağ – Devlet organlarının bu işe kesinlikle el atması gerektiğini düşünüyorum. Kültür Bakanlığı’nın özellikle. İnşallah en yakın zamanda bir çare bulacaktır hükümetimiz diye düşünüyorum.

Burak Süalp – Bu pandemik salgın döneminde devletin, toplumun her kesimini düşünmesi gerektiği gibi öncelikle sanatçıları, eğitmenleri topluma entellektüel katkı koyan insanları düşünmesi lazım.

Burcu Karadağ – Sanatçı deyince toplumumuzun aklına popçular, konser başına astronomik ücretler alan insanlar geliyor ama sanat dünyası onlardan ibaret değil. O ünlü şarkıcıların, popcuların tuzları zaten kuru. Önemli olan kesim onların arkasında, onlara çalan insanlar ve hatta müzik emekçileri ışıkçılar, sesçiler sahne yöneticileri. Bu insanlar evlerine ekmek götüren insanlar. Onları kimse düşünmüyor. Biz ne zaman bu konuyu dile getirmek istesek, “Hele bir durun bakalım, sizden önce sağlıkçılar var” deniyor.

Burcu Karadağ, Almanya

Tabii ki sağlıkçılar var ve onların önemsenmesi gerekiyor. Ama sanat da toplumun ihtiyacı ve ölümle yüz yüze bırakılan bir insan kesimi var ortada. “Sen sanatçısın senin hayatın önemli değil” denilen bir kesim var. Niye? Çünkü biz hep insanların yüzünü güldürdük. “Biz mutsuzsak siz de mutsuz olun” diyorlar sanatçılara. Sanatçıların hayatları çok zor. Enstrümanını satmak zorunda kalan çocuğuna yemek götüremeyen bir çok klarnetçi, kanuncu, darbukacı var. Ne olacak onlar? Ölsünler mi? Bunların dile getirilmesi lazım ve devletin el atması gerekiyor bu konuya.

Burak Süalp – Bunları biz de dile getiriyoruz. Bunların bir çözüme ulaştırılması lazım. Tabii ki sağlıkçılar da, topluma hizmet veren her kesim de ama aynı zamanda santçılar da önemsenmeli. Buna bir çözüm üretilmeli.

Burak Süalp – Bildiğimiz kadarıyla dünyada konser vermediğiniz ülke neredeyse kalmadı. Yurtdışında verdiğiniz konserlerin hangisi sizde iz bıraktı. Okurlarımızla paylaşmak istediğiniz özel anılarınız var mı?

Aziz Sancar, Burcu Karadağ

Burcu Karadağ – O kadar çok var ki. Amerika’da 2011 yılında Duke Üniversitesi’nde bir konser yaptık. Hem de kimin davetiyle, Aziz Sancar’ın davetiyle. Duke Üniversitesi’nde Aziz Sancar kendisine hediye edilen bir miktar parayı kendisi için kullanmayarak üniversite içinde bir ev almış. Öğrenci yurdu olarak kullanılıyor o ev. Aziz Sancar’ın desteğiyle o evde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle orada yaşayan öğrencilere ve Amerikalılara bir konser vermiştim. Ve Aziz Sancar demişti ki, hiç unutamıyorum, “Aynı parçaları dinlemekten çok sıkıldım lütfen ikinci albümü yap artık.” Ben ona verdiğim sözü hâlâ yerine getiremedim ama inşallah yapacağım. O evde o öğrencilerle buluşmak beni çok etkilemişti gerçekten.

İkinci bir anım Almanya’dan. Almanya’nın çok uç bir yerinde konser veriyorduk yıllar önce. İstanbul Senfonisi’ni çalıyorduk. Uykusuzuz, açız, provalarda yorulmuşuz, konseri verdik çok başarılı. Konserden sonra kokteyl var. Ben tabi o kadar açım ki hemen atladım gidip yemek yiyeceğim. Bir tane Alman öğretmen geldi yanıma. “Burcu Hanım,” dedi “çok tebrik ederiz performansınızı, çok mutlu olduk. Ben 32 yıldır burada yaşıyorum ve sizinle bir Türk kadını olarak gurur duydum. Çünkü 32 senedir Almanlara anlatmaya çalıştığım cumhuriyetin modern kadınını siz şu enstrümanla, bir kamış parçasıyla çıktınız anlattınız” dedi. Adam ağlamaya başladı. Ben de ağlamaya başladım.

Bütün açlığımı, yorgunluğumu, uykusuzluğumu o an unuttum yani. Tamam dedim ben boşa yaşamıyorum. Her konserden sonra bu hissi yaşarım ben zaten. Çünkü konser günü çok streslisindir. Annemle bile telefonda konuşmam mesela çünkü bir şey olur bir şey hissederim bütün elektriğim bozulur. Dağılır enerjim diye. Huysuz olurum genellikle. Konserden sonra da bambaşka bir insan olurum. Yaşam amacımı elde etmişimdir çünkü.

Burak Süalp – Bu da çok özel bir anı. Biz Türkiye’nin nasıl laik demokratik bir ülke olduğunu istersek sabahlara kadar anlatalım. Mesele bu değil…

Burcu Karadağ – Bir de enteresan bir örnek daha anlatayım, bu kötü bir örnek. Kimlik bunalımını çok yaşıyoruz maalesef. Tayland’a gitmiştim. Orada yine 29 Ekim resepsiyonunda konser yaptım. Laos’a gittim, oradan Bangkok’a gittim, oradaki kadın büyükelçimizle güzel konserler yaptık. Bir sürü insana neyi anlattım ama böyle nasıl mutluyum. 13 saatlik yoldan sonra geldim orada yaptığımız tabi hiçbir iş haber olmadı burada ama orada bir sürü gazeteciyle röportaj yaptım, gazetelerinde yayınladılar.

Dortmund Konseri Sahne Arkası

13 saatlik yolculuktan sonra geldim havalimanında bir tane gazete aldım elime. İki tane popçunun haberi konuşuluyor her yerde. Ya inanın o kadar içim acıdı ki. Ben sizi dünyada temsil ediyorum. Bir kere takdir görmediğim gibi, birçok sorunla tek başıma mücadele ettiğim gibi, geliyorum burada sizin konuştuğunuz konuya bakın. Yani çok içim acımıştı. Havalimanında gözlerim dolmuştu. O bir semboldü çünkü.

Burak Süalp – Bizim dergi olarak bu röportajları yapma sebebimiz de bu. Bir takım başarılara imza atmış kadınlarımızı ön plana çıkartarak kadınlığı yüceltelim, genç kadınlara doğru örnekler gösterelim. Bizim de yapmak istediğimiz o.

Burak Süalp – Kendisinden çok şey öğrendim dediğiniz değerli müzisyenimiz Fazıl Say’la birlikte bir dizi çalışma yaptınız. Siz klasik Türk müziği kökenli bir eğitimden geliyorsunuz. Kendisi batı müziği icra ediyor. Tanışıklığınız nasıl başladı, birlikte müzik üretimine nasıl dönüştü?

Burcu Karadağ – Fazıl Say’la tanışmamız şöyle oldu. Ben Tuluğ Tırpan’ın Mevlana Senfonisi eserinin solistiydim. 2007 yılında Aya İrini’de bir konser yapmıştık. Fazıl Say beni orada görmüş ve Antalya Piyano Festivali’ne davet etti. O zaman “Burcu, ben bir İstanbul Senfonisi yazmak istiyorum. O eserin solisti olur musun?” dedi. Ben çok mutlu olmuştum. 2010 yılında o eserin yazılma aşamalarında birlikte çalışmaya başladık. Kendisi beni davet etti sağolsun. Bu şekilde tanıştık ve çok iyi dost olduk bir süre sonra. Kendisi gerçekten çok sevdiğim, örnek aldığım bir insandır. Arkadaşlığı, dostluğu bambaşkadır.

Burak Süalp – Yine sevgili Fazıl Say’ın bestelediği Hezârfen Ney Konçertosu’nun 2012 yılı mart ayında Almanya’daki dünya prömiyerinde solistlik görevini üstlendiniz. Nasıl bir tecrübeydi?

Burcu Karadağ – Fazıl Say daha sonra “Ney konçertosu yazmak istiyorum, bunu beraber çalışalım” dedi. Benim için Hezârfen Ney Konçertosu’nu yazdı.

O konçertoda aslında ney Hezârfen Ahmed Çelebi’nin hayatını anlatan bir sembol. Bir film oyuncusu gibi. Eser 4 bölümden oluşuyor.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Hezârfen Ahmed Çelebi’nin, zor şartlarda bu cesareti gösterdiğini ve zamanın padişahı tarafından korkulup Cezayir’e sürgüne yollandığını, orada acı bir şekilde hayatını kaybettiğini anlatıyor. Onun hayallerini, umutlarını azmini anlatan bir ney konçertosu. Bu konçertonun dünya prömiyerini yaptığımızda Almanların çok büyük takdiriyle karşılanmıştık.

Çünkü eser öyle bir eser ki, mesela melodik olarak Galata Kulesi’nin tepesine tırmanıyor ve kanatlarıyla beraber tam kendini boşluğa bırakacak, halk tempo tutarak dalga geçiyor. “Uçamazsın, uçamazsın.”

Sonra melodi öyle bir değişiyor ki orkestra şunu yapmaya başlıyor: “Uç da görelim, uç da görelim.” Bunu ney ve orkestra karşılıklı çalıyor; orkestra halk oluyor, ney Hezârfen Ahmed Çelebi.

Fazıl Say, Burcu Karadağ

Biz bu konçertonun Almanya’da ilk prömiyerini yaptığımızda Frankfurt’ta bir tane enstrüman dükkanı vardır, devasa bir dükkan, oradan böyle bir sürü kuşun sesini çıkartan enstrümanlar aldık. Vik vik, cık cık, mık mık bunları aldık bütün orkestra elemanlarına dağıttık. Ben uçtuğum zaman yani ney uçuşu anlatırken orkestrada bir sessizlik oluyor. O sırada kuşları kim seslendiriyor, kemancı bırakmış kemanını vıcır vıcır o aleti çalıyor, bir diğeri martı sesi çıkartıyor. Martı, leylek, güvercin derken çok enteresan bir ambiyans oldu ve Almanlar bayıldılar o konsere. Bu ciddi bir yaratıcılıktı çünkü.

Burak Süalp – İşini bu kadar önemseyerek, hani işine daha ne yapabilirim, daha ne katabilirim diye düşünerek bakmanın en güzel örneklerinden olmuş.

Burcu Karadağ – Evet ve biz hiç üşenmeden o aletleri oradan oraya taşıyoruz, dağıtıyoruz bütün orkestraya sonra yine gerisin geri topluyoruz. Hakikaten film gibi bir konçerto. O konçerto benim ismime yazıldı, ilk solisti ben oldum. Benim için çok büyük bir gurur vesilesi ve her yerde de anlatıyorum.

Burak Süalp – Peki, bildiğimiz kadarıyla, 2004 yılından beri Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı’nda ney öğretim görevlisi olarak çalışıyorsunuz. 1998-2012 yılları arasında Caferağa Medresesi’nde ders verdiniz, birçok öğrenci yetiştirdiniz. Bu döneme ait çalışmalarınızdan bizlere aktarmak istediğiniz anekdotlar var mı?

Burcu Karadağ – 2004 yılında oğlum yeni doğmuşken Haliç Üniversitesi’nde ders vermeye başladım, doğru. Orada bir çok öğrenci yetiştirdim ama en enteresan tecrübelerim Caferağa Medresesi’nde ders verdiğim yıllarda oldu. Caferağa çok tarihi bir ortam. Ayasofya’nın hemen yanı başında ve orada bana dini, dili, ırkı, yaşı, mesleği çok farklı insanlar geldiler ney dersi almaya. Çok önemli dostlarım oldu ve çok hayat tecrübesi edindim. Ney üflemenin insanlar üzerinde yarattığı etkiyi, bunun burç burç değişimini, meslek gruplarının algılarının nasıl çalıştığını ve hangi mesleklerin insanlarda hangi deformasyonları yarattığını ve neyin nasıl bu konuda rol alabileceğini öğrendim.

Burcu Karadağ, 2011

Mesela hiçbir zaman bir genel cerraha Türk müziğinde basılması gereken sesleri ifade ile anlatamıyorsun. Onlara muhakkak yazman lazım. Genel cerrahlar, mimarlar, mühendisler… Bu tarz meslek sahibi insanlara “Şu sesi şurada biraz dik bas, bu sesi biraz daha pes bas, biraz daha romantik çal” gibi komutlar bir şey ifade etmiyor. Onlara yazarak, koma koma, rakamlarla ifade etmen gerekiyor. Yanlış mıyım?

Burak Süalp – Yok, çok haklısınız, (mühendisim) kendimden biliyorum.

Burcu Karadağ – Mümkün değil, o onu öyle görecek çünkü. Bunu anlamamda çok büyük vesile oldu.

Mesela ikizler burcu insanları çok maymun iştahlı oluyor Çok uzun süreli neyzen olamıyor onlar. Daha sözel alanda iş yapanlar daha sosyal meslek sahibi insanlar, avukatlar, psikologlar, halkla ilişkiler uzmanları, finansçılar (onlar da krizlerle oynamayı bildikleri için gevşemeyi, esnek olmayı öğrenmişler) gibi insanlara “Bak burada biraz pes bas”ı çok rahat anlatabiliyorsun. Bir şeyi yazmak zorunda kalmıyorsun. Sadece ifadeyle tasvir ederek o insanlara bunu aktarabiliyorsun. Bu örnekleri paylaşmak istedim.

Bir de özgeçmişine ney üflüyorum diye yazdığı için işe alınan öğrencilerim olmuştu mesela. Çok enteresandı. Çok huysuz ve sabırsız olduğunu söyleyen öğrencilerim vardı ki bunu hissedebiliyordunuz ilk tanıştığınızda, zaman içerisinde daha uysal, ılımlı, insancıl hale gelmişlerdi.

İlk Albüm, Neyzen

Bir de insanların aklındaki o neyzen algısını hiç silemiyordum çünkü mesela ney sesini duyup kapıdan içeri giren insanlar bana ney hocasını soruyorlardı. “Buyrun, benim,” diyordum “yok, yok biz hocayı arıyoruz” diyorlardı. Çünkü neyzen deyince ak sakallı bir dede geliyor insanların aklına. Dolayısıyla onların saygınlığını kazanmak zaman alıyordu. Ama zamanla değişimi, onların oturuş şeklinden bile anlıyorsun. Önce böyle seni takmayan bir vücut dili, ondan sonra daha böyle bir dik oturuş, öne doğru eğiliş, gözlerinin içine bakarak konuşma. Yani “Bu kız bir şey.” Önce gerçekten kaale almıyorlar ama sonra yavaş yavaş onların vücut dillerine bile yansıyan değişimlerini görünce insanların aslında ne kadar basit varlıklar olduğunu görebiliyorsunuz. Etkilenebilen. Basitten kastım kötü anlamda değil. Yani sade düşüneceksin insanları etkilemek istiyorsan.

Burak Süalp – Biraz da albümlerinizden bahseder misiniz? Klasik Türk musikisinin seçkin eserlerinden oluşan ve bir kadın ney icracısı tarafından yayınlanmış ilk albüm olma özelliği taşıyan Neyzen albümünü 2013 yılında yayınladınız. Sonra bambaşka bir içerikle 2019 yılında ‘Ney in Ethno Jazz’ albümünü çıkarttınız. Ney insanları dinlendiren, huzurlu hissettiren bir tasavvuf müziği sazı. Ethno Jazz gibi dinamik, hareketli bir türle yan yana getirirken neler düşündünüz?

Burcu Karadağ – İlk albümüm Neyzen‘i aslında ney öğrencilerimin beni yönlendirmeleri ile yaptım, çünkü repertuarı onlar seçtiler. Neyde dinlemeyi en çok sevdikleri, onlara üslup ve tavır olarak en çok şey katacak eserlerden Klasik Türk Müziği’nin seçkin eserlerinden seçtim. Kemençeci Derya Türkan ve kanuncu Turgut Özüfler gibi sazlarında usta isimler bana eşlik ettiler, sağolsunlar. O öyle klasik bir eser olarak kaldı.

Burak Süalp – Ben beğenerek dinliyorum.

Ney in Ethno Jazz

Burcu Karadağ – Ben hiç beğenmiyorum çünkü hep daha iyisi olabilirdi diyorum kendime, zaten hiçbir zaman beğenmem ben kendimi de neyse. (Yine gülüyor.)

İkinci albüm olarak kafamda çok farklı bir proje vardı aslında. Ama Kazakistan’da yine Türkiye’yi temsilen gittiğim bir festivalde Alafsar Rahimov’la tanışmıştım. O da Azerbaycan’ı temsilen gelmişti. Çok başarılı bir balaban mey ve zurna sanatçısı. Etibar Asadli de Paris’te yaşayan bir piyanist. Onlarla tanıştım ve dedim ki bir proje yapmamız lazım. Çünkü Azerilerin müzikteki başarıları zaten su götürmez bir gerçek. Bir de müzik anlamında kesinlikle bizden daha disiplinliler.

İkinci Albüm, Ney in Ethno Jazz

O ikisi ile beraber ne yapabilirim düşüncesi aslında beni bugünlere getirdi. Burada da sevgili menajerim Hilal Doğanay’ın çok büyük katkısı oldu. Çerçeveyi beraber çizdik. Caz yapacaktık, buna karar kıldık ama bu etnik enstrümanlarla yapılan caz normal caz değil, ethno caz olabilirdi.

Etibar Asadli’nin yaptığı aranjelerle Anadolu ve Azeri ezgilerini caz formatında yeniden ortaya çıkartmış olduk. Kosovalı Enver Muhammedi, İstanbul’dan Mehmet Akatay, Alafsar Rahimov, Etibar Asadli ve ben. Yedi gün için onları İstanbul’a getirdim. Prova ve kayıt yapabilmek için yedi günümüz vardı.

Çok enteresan tecrübelerdi çünkü Azeriler notayla çalışmazlar. Hepimiz birbirimizin müziğini çalıp, ezberleyip sonra stüdyoya girdik. Zor bir süreçti.

Hatta repertuarımızın içinde arabesk olmasıyla bilinen Kara Üzüm Habbesi türküsü var. Bunu ilk defa caz formatında cover yaptık. Daha önceki kayıtlarına baktım çünkü. İbrahim Tatlıses’e yolladım hatta beğenmiş sağolsun.

Bir de enteresan bir anekdot daha o albümden, Alafsar bir parça önermişti ama Ermeni Türküsü mü Moldovya Türküsü mü emin olamamıştık. Sonuçta öğrendik ki ismi yok. Bulamadık hiçbir kayıtta yok. Onun ismini de ben koydum. Bir isim anneliği yapmış oldum. Parçanın adını “Lotus” koydum. Lotus çok nadir bulunan bir çiçek. O iki türküye de klip çektik. Çok beğenildi. Başrolünde ney değil zurna olan bir türkü. Ama olsun çok seviyor halkımız yani.

Burak Süalp – “Meşkte Ney Eğitimi” (Teaching the Ney with the Mesk Method) kitabınız hem Türkçe hem de İngilizce olarak yayınlandı. Dünyada kadın bir neyzen tarafından yayınlanan ilk kitap niteliği taşıyan bu çalışmanız ne zaman başladı, nasıl şekillendi?

Burcu Karadağ – Ben Haliç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken aynı zamanda hocalık da yapıyordum. Yüksek lisans tezim 4 yıllık ney eğitimi için bir öneriydi. Sonra baktım ki bunu bir kitap haline dönüştürebilirim. Hocalarımdan destek alarak bunu bir kitap haline getirmeye karar verdim.

Meşkte Ney Eğitimi

Ama şöyle bir durum var. Türk Müziği metot kitaplarıyla öğrenilebilecek bir müzik türü değil. Usta çırak ilişkisi ile günümüze gelmiş bir müzik türü. Yazılı kaynaklara bakarak bu müziği ilerletmeniz mümkün değil. Birisinin size rehberlik etmesi lazım. O yüzden kitabın ismini Meşkte Ney Eğitimi koydum. Bir usta çırak ilişkisine yani bir öğretmen ve öğrenciye rehber niteliğinde olması gereken bir kitap oldu. Kitap yazarken buna bir çerçeve çizmeniz gerekiyor. Ben bu kitabı böyle 5 bin sayfalı bir kitap olarak da yazabilirdim. İçine neyin tarihçesini, çeşitlerini, bakımını koyarsın, edersin falan ama çözüme yönelik bir şey olmaz. İnsanlar artık bu bilgiye ulaşabilir. Ney icracılarının eline aldığı zaman öğrenebileceği bir kaynak olması lazım, diye düşündüm. Egzersizler olması lazım. Hatta insanların o egzersizleri dinliyor olması lazım.

Bir şey katmak gerekiyor. Yurtdışındaki birçok insanın hocası yok. Kitabı sipariş ediyorlar Amazon’dan geliyor, açıyor notasını, kaydını da buluyor internetten, bir nebze ona bir katkı sağlamış oluyoruz. Bu açıdan çok mutluyum yani o kitaptan dolayı da güzel tepkiler alıyoruz.

Burak Süalp – 2018 yılında ABD’de Berklee College of Music’te (Berklee Konservatuarı) ney workshop’u yapan ilk neyzen oldunuz. Bu çalışma ile ilgili neler paylaşmak istersiniz? Workshop sırasında nelerle karşılaştınız? İlginç anılarınız oldu mu?

Burcu Karadağ – O benim için çok önemli bir tecrübe oldu. Şöyle. Bir film festivalinde çalmak için Boston’a gitmiştim. Benim geldiğimi duyan Berklee Konservatuarı’nın yöneticisi, “Burcu Hanım bizde workshop yapar mısınız?” dedi. Hani maddi karşılığı da olmayacağı için yapmayacağımı düşündüler. Yaparım dedim, uçaktan inip konservatuara gittim. Çok yorgun vaziyette. Beni kim karşılar acaba burada derken on tane öğrenci vardı ve bunlardan sadece iki tanesi Türk’tü. Çoğu yabancıydı. Yorgunluktan İngilizce kelimeleri de unutuyordum.

Hindistanlı bir kızın sorduğu soru beni çok şaşırtmıştı: Neyzen Tevfik’in Nihavent Saz Semavisi’ni icra eder misin? İnanamadım. Amerika’da Boston’dayım, Berclee Konservatuarı’nda Hintli bir kız “Neyzen Tevfik’in Nihavent Saz Semavisi’ni icra eder misin?” diye soruyor. O zaman tabi bütün yorgunluğunuzu unutuyorsunuz çünkü bizim buradaki Ney öğrencileri bile Neyzen Tevfik’in Nihavent Saz Semavisi’ni çalmaz, kız benden bunu rica ediyordu. Çalmam mı, seve seve çaldım. Bu da önemli bir anekdottu benim için.

Burak Süalp – Yeni çalışmalarınızdan bahsetmek ister misiniz? Yakın zamanda sizden yeni çalışmalar duyabilecek miyiz?

Burcu Karadağ – Şu anda en büyük sıkıntı sahneye çıkamıyor oluşumuz. Öncelikle röportajı okuyanlardan ricam, bir an evvel konserlerimizin başlaması için dua etsinler.

Ney in Ethno Jazz

Yıllar önce yaptığım Ayasofya isimli bir eser var. Ayasofya’nın bugünkü statü tartışmalarından bağımsız. Onu Etibar Asadi’e yeniden aranje ettirdim. Bir tekli (single) olarak önümüzdeki günlerde çıkacak. Hatta ona Ayasofya’da klip çekeceğiz.

Bir de yapmak istediğim bir albüm var. Quartet’le. Yine dünyada neyle ilk ben yan yana getirdim zannedersem. Hem dört çello bir ney çalışmalar yaptık Çelistanbul grubuyla hem de Mezopotamya Quartet’le birkaç konser vermiştik. Bu içerikle yaylı bir quartet grubuyla bir albüm yapmak istiyorum. Bu da dünyada bir ilk olacak. Bach’tan Itri’ye kadar çaldığımız bir repertuarımız var. Bunları kayıt altına almamız lazım. İnşallah 2021’de bunu yapacağım.

Burak Süalp – Dört gözle bekliyoruz. Az önce değindiniz; bir oğlunuz var. Türkiye’de genç bir kadın olarak bu başarılara imza atarken bir yandan da çocuk büyütmek nasıl bir duygu? Bu nedenle zorlandığınız zamanlar oldu mu?

Burcu Karadağ – Şu anda 16 yaşında olan oğlum Demir’le beraber yaşıyoruz. Boşanmış bir anne olarak bir de bekar annelik yaptım ben. O daha 5 yaşındayken biz boşanmıştık. Tabi benim bu çalışma ve seyahatlerim süresince annemin bana çok büyük katkısı oldu. Ama onun dışındaki bütün boş vaktimi oğlumla beraber geçirdim. Biraz fazla oğluna düşkün bir anneyim ben. Fakat o beni hiçbir zaman sanatçı olarak kabul etmedi. Öyle bir kimlik bunalımı yaşadım her zaman.

Demirhan

Konserden iniyorsun işte alkış kıyamet, eve geliyorsun, ev bitmiş, çocuk aç, yemek yapıyorsun. Bir bakıyorsun oğlan bir gün almış senin kutundan neyini, senin böyle dokunmalara kıyamadığın neyini alıyor kutudan, eğiliyor böyle koltuğun altındaki kamyonetlerini falan topluyor. Sanatıma vileda sopası muamelesi yapıyor çocuk. (Kahkaha atıyor)

Ya da televizyonda kendimi izliyorum -ki hiç haz etmem kendimi seyretmekten ama- böyle bir olay var yani bir röportajım var, bir şey var. Hayır, benim üstüme basıyor, çizgi film açıyor. Sanki herkesin annesi televizyona çıkarmış gibi. Gayet normal bir şey çocuk için yani.

Geçen gün, bak şimdi aklıma geldi. Arkadaşları ilk defa bizim eve gelecek. Tabi ergen olduğu için değişik tavırlar görmeye alıştım zaten de, benim afişlerim var duvarlarda. Öyle çok egolu bir tip değilim ama afişim var asmışım, ne yapayım. “Anne, arkadaşlarım gelecek bu afişleri lütfen duvardan toplar mısın?” dedi. “Niye pardon oğlum?” dedim. “İşte bir sürü soru soracak arkadaşlarım o kadar dikkat çekmeni istemiyorum” dedi. “Ya oğlum niye beni gömüyorsun yani arkadaşlarınla takıl, beni niye eziyorsun?”

Hem anne olmak hem de sanatçı olmak çok zordu. Şimdi büyüttüğüm için çok mutluyum ve nasıl yapmışım diye ben de düşünüyorum yani. Allah gücünü vermiş. Ay çok zordu.

Burak Süalp – Değerli zamanınızı bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.


Biyografi

İstanbul’da doğdu. İlkokuldan sonra İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Çalgı Eğitim Bölümü’ne girdi. Salih Bilgin ve Niyazi Sayın’dan `Ney´, Erol Sayan ve Doğan Dikmen’den Türk Musikisi Solfej ve Nazariyat, Ali Eral’dan Batı Musikisi dersleri aldı. 1996 yılında Çalgı Eğitim Yüksek Bölümüne girdi. 2000 yılında mezun oldu.

Yüksek lisansını Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde `Türk Müziği Konservatuarlarında, 4 yıllık Lisans Ney Eğitimi Üzerine Bir Öneri´ teziyle tamamladı.

Okul yıllarından itibaren yurt içinde ve dışında (Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Belçika, Avusturya, Mısır, Bosna Hersek, Azerbaycan, İsviçre, Japonya Hindistan, Cezayir, Kazakistan, Umman, Dubai) çeşitli topluluklar, orkestralar ve musiki dernekleriyle birlikte konserler verdi.

1996 yılında Fuat Başar ve Tülay Taşlacıoğlu’ndan geleneksel Türk sanatlarından olan `ebru´ sanatını öğrenmeye başladı. 1998-2012 yılları arasında Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’na bağlı Caferağa Medresesi’nde ney dersleri verdi, birçok öğrenci yetiştirdi.

Bestecisi Fazıl Say olan ve solistliğini Burcu Karadağ perküsyonda Aykut Köselerli ve kanunda Hakan Güngör’ün yaptıgı İSTANBUL SENFONİSİ eseri, Borusan filarmoni orkestrasıyla yapılan CD Avrupa’nın en prestijli ödülü olan ECHO klasik jüri özel ödülünü kazandı.

2004 yılında T.C Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı’nda ney öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Fazıl Say, Tuluğ Tırpan, Sertab Erener, Trilok Gurtu, Martin Grubinger, Rudiger Oppermann, Angelika Akbar, İhsan Özgen, Önder Focan ve Okay Temiz gibi birçok önemli müzisyen ile çalışmalar yaptı. 2005-2007 yılları arasında Cemal Reşit Rey Türk Müziği Topluluğu’nda görev aldı.

2012 yılı Mart ayında Fazıl Say’ın bestelediği Hezarfen Ney Konçertosu’nun Almanya’nın Mannheim kentindeki dünya prömiyerinde solistlik görevini üstlendi. 2012 yılında Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde düzenlenen uluslararası flüt festivalinde Türkiye’yi temsil etti.

2013 yılında klasik Türk musikisinin seçkin eserlerinden oluşan ve bir kadın ney icracısı tarafından yayınlanmış ilk albüm olma özelliği taşıyan Neyzen adlı albümü yayınlandı. Aynı zamanda Fazıl Say’ın Hezarfen Ney Konçertosu ve İstanbul Senfonisi adlı eserler CD ve DVD olarak yayımlandı.

2013 yılında ney eğitimi ile ilgili yazmış olduğu ‘Meşkte Ney Eğitimi’ adlı kitabı Pan Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Burcu Karadağ, nefesiyle yeniden hayat verdiği geleneksel Anadolu ezgileri ve caz yaklaşımını bir araya getiren ‘Ney in Ethno Jazz’ albümünü Mart 2019’da ‘Y Kültür Sanat’ etiketiyle yayınladı. Karadağ’a ait projenin ilk ürünü olan ‘Ney In Ethno Jazz’; Anadolu’nun farklı yörelerine ait köklü melodileri modern caz tınılarıyla buluşturuyor. Albüm; ney enstrümanını solo rolüyle merkezinde barındıran ve füzyon caz elementleriyle birlikte yerel ezgileri vurgulayan bir çalışma…

Sanatçı, Haliç Üniversitesi’nde Ney öğretim üyesi görevine, çeşitli müzik topluluklarında ve birçok sanatçı ile birlikte yeni çalışmalarına ve hocası Ayla Makas ile ebru çalışmalarına devam ediyor.


Sosyal Medya

https://www.instagram.com/burcukaradag/

https://www.facebook.com/karadag.burcu.ney/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s