Kabak Koyu | Likya Yolu

Kabak Koyu | Likya Yolu
  1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
  2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
  3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
  4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
  5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
  6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
  7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
  8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
  9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
  10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
  11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen 
  12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
  13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
  14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
  15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu

16. Bölüm | Kabak Koyu | Likya Yolu

10 Ekim 2017, Kabak Koyu. Likya Yolu’nun Ovacık’tan başlayan ilk gün etabının ardından Faralya’da seyir tepesinde çadırımda konaklamış, ikinci gün de yürüyerek Kabak Koyu’na varmıştım. Koyda biraz yüzüp sahilde dinlendikten sonra üçüncü etabı yürümek üzere Alınca Köyü yönüne doğru ormana dalmış fakat ormanın iç taraflarında çadır kurup konaklayabileceğim kuytu bir yer bulunca dayanamayıp yerleşmiştim.

Etrafı ağaç dallarından yapılmış çitlerle çevrili, yürüyüş yolundan pek görülmeyen, belki de eskiden keçi ağılı olan bu küçük bahçe benzeri alana çadırımı ve hamağımı kurmuş, etrafta bulduğum dallarla çitleri sağlamlaştırmıştım. Ovacık’tan yola çıkmadan aldığım erzağımla birlikte çantam hâlâ neredeyse 20kg geliyordu ve daha iki günlük yürüyüşte canım çıkmıştı. Niyetim, yanıma aldığım yiyecekler bitene kadar birkaç gün burada konaklamaktı.

Kabak Koyu

Eski adı Gemile olan ve yaklaşık 800 metre yükseklikte yamaç ve kayalıklarla çevrili Kabak Koyu, ulaşımının zor olması sayesinde yıllarca bozulmadan doğal güzelliğini korumuş. Deniz seviyesinden 300 metre kadar yüksekte çıkan pınarların oluşturduğu dere, Aladere Şelaleleri’ni, bir dizi göleti ve ormanın içinden geçen kanyonu oluşturarak denize kadar ulaşıp müthiş güzellikte bir vadi yaratmış.

Babadağ’ın güneydoğu eteğinde yer alan Vadi, korunaklı yapısıyla ender rastlanan bir jeolojik yapıya sahip. Yüksek kayalıklar ve önünde uzanan Akdeniz ile çevrelenmiş konumuyla, vadideki canlı türlerinin diğer bölgelere göç etmesi doğal yollarla engellenmiş. Vadi ve koy bu nedenle izole kalmış.

Sonuç olarak zamanla buradaki bitki ve hayvan türleri bölgeye özgü hale gelerek diğerlerinden ayrı olarak evrimleşmiş. Vadinin iç taraflarındaki dev çam ve üst kısımlardaki sandal ağaçları görülmeye değer nitelikteler. Bir dizi yerel yaşam türü ile birlikte, Kelebekler Vadisi’ne adını veren ve burada da yaşayan ünlü Kaplan Kelebekleri endemik türlerden sadece biri.

Bu vadi ekolojik açıdan incelememiz, tarihini araştırmamız, lakin tıpkı Kelebekler Vadisi gibi bizden sonraki nesillere bozmadan devretmemiz gereken bir hazine değeri taşıyor. Son yıllarda popülerliği artan Kabak Koyu’na bir tatil beldesi olarak bakmadan önce misafiri olduğumuz doğal bir ekosistem olarak düşünmemiz gerekiyor.

Koydaki Günlerim

O güne dönersem, ormanın içinde bulduğum kuytu köşeye çadırımı kurmuş, etrafını temizlemiş ve zaten nadiren çeken cep telefonumu çok fazla kullanmadan, hamakta kitap okumuştum. İki günün yorgunluğunun üzerine bu hamak keyfi çok dinlendirici olmuştu.

Bir kere daha denize inmiş, yüzmüş, sahilin üst tarafında gün batımını izleyerek günün notlarını almış, sonra da geri çadırıma dönmüştüm. Akşam yemeği olarak fasulye pilakisi konservesini kamp ocağında ısıtıp yedikten sonra, çadıra girip yatmıştım.

Ertesi sabah uyandığımda güneş çoktan doğmuş fakat orman içinde yerleştiğim yer, etrafı kapalı, gölgesi çok olduğu için çadıra vurmamıştı. O sayede uzun bir uyku çekmiştim. Kamp ocağımda yaptığım kahveyle birlikte biraz çerez atıştırıp küçük bahçemin tadını çıkardım. Buraya gelen giden yoktu. 5-6 metre ileriden geçen patika yoldan arasıra birkaç yürüyüşçü geçiyor fakat burası kimsenin dikkatini çekmiyordu.

Küçük sırt çantama havlumu, kitabımı, oltamı atıp sahile indim. Belki on beş-yirmi kişinin ancak olduğu sahilde güneşlendim, kitap okudum, kulaklıklarım kulağımda müzik dinledim, yüzdüm. Likya Yolu yürüyüşü yapıp benim gibi Kabak’ta denize girenlerle sohbet ettim.

Ardından eşyalarımı toplayıp ormanın içinden mavi mağaranın olduğu kayalıkların yolunu tuttum. Niyetim olta atmaktı. Günü balık tutmak umuduyla kayalıklarda olta atarak geçirmek yapabileceğim en güzel şeydi. Denedim de. Olmadı, yine tutamadım. Ziyanı yok. Balıkçılık ayrı bir tecrübe gerektiriyor.

Mavi Mağara

Kabak Koyu civarında görülmeye değer bir dizi mağaradan en ünlüsü, Mavi Mağara, sahilde yüzünüzü denize döndüğünüzde sol tarafta, birkaç yüz metre mesafede kalıyor. Buraya sahilden tekneyle ya da yüzerek ulaşabileceğiniz gibi, kayalıklara paralel olarak orman içinden yürüyüş yaparak da gidebilirsiniz.

Dalgaların kuvvetli olduğu günlerde mağaraya yüzerek gitmek biraz tehlikeli olabiliyor. Çünkü güçlü dalgalar mağaranın önündeki kayalıklara çarpmanıza neden oluyor. Denizin dalgalı olduğu bir günde mağaraya yüzerek giderseniz bu tür can yakan kazalara hazırlıklı olun. Ya da iyisi mi, mağaraya orman içinden yürüyün. Yol boyu izleyeceğiniz Akdeniz manzarası da yanınıza kâr kalır.

Denize kayalıkların altından bir tünelle bağlanan Mavi Mağara’nın içinde yüzebileceğiniz geniş bir doğal havuz var. Bu tünelden içeri dolan ışıkla masmavi aydınlanan mağaranın içinde yüzmek büyük bir keyif oluyor. Benim için de öyle oldu. Balık tutamadım ama Mavi Mağara’da yüzmenin keyfini çıkarttım.

Akşamüzeri çadırıma döndüm. Çadırım, hamağım, arılar, her şey yerli yerinde duruyordu. Biraz hamak keyfinden sonra bir akşam yemeğimi daha konserveyle halledip günü tamamladım. Yükü eritmeye başlamıştım.

Ormanda konakladığım ikinci güne erkenden uyandım. Sanırım artık yeterince dinlenmiştim. Çadırdan çıkarken artık yola devam edeceğimi düşünerek, bir kısım eşyamı topladım. Sonra yine sahile indim. Deniz sakin, dalgasızdı. Sahilde tanıştığım arkadaşlarla birlikte bu sefer mağaraya yüzerek gittik.

Likya Yolu’nu yürüyeceğim derken, Kabak’ta takılıp kalmıştım. O gün de yola çıkamadım, Yerdeniz Kamp çalışanlarıyla tanıştığım ertesi gün de.

Yerdeniz Kamp

Sahilde vakit geçirdiğim üçüncü gün, Kabak’ın eskilerinden Gürol ve Yerdeniz Kamp‘ın gönüllü çalışanlarından Erhan’la tanıştım. Ardından kampın ortaklarından EmelTuncay ve Çakıl’la. Bu tanışıklık benim için yeni bir dostluk kapısı açmıştı. O akşam koydaki ilk kamp ziyaretimi Yerdeniz’e yaptım.

Burası alan olarak Kabak’taki en büyük kamplardan birisi. İlerleyen yıllarda önce misafiri, sonra çalışanı olarak da uzun süre kaldığım Yerdeniz’in ağaç evlerinde ya da çadırlarında kalarak, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil olarak konaklayabilirsiniz. Ertesi sene kampta çalıştığım dönemi geçiştirmek istemiyorum, burada çok tecrübe edindim, daha sonra başka bir yazıda uzun uzun anlatırım.

Yerdeniz Kamp’ın bendeki yeri çok ayrı, değineceğim çok özelliği var. Fakat hiç uzatmadan söyleyeyim. Kampın beni kazanan özelliği insan kalitesi. Burayı kuran, işleten, bir yandan burada yaşarken bir yandan gelen misafirlere hizmet veren çalışanları. Kampı işleten ekip, Ankara’daki Eski Yeni barın sahipleri aynı zamanda. Doğa bilinci yüksek, yaşadıkları alana ve bu alandaki canlara gereken saygıyı gösteren insanlar.

Yerdeniz Kamp ismini Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz roman serisinden alıyor.

Kampın ismi bile sizlere de bir fikir veriyordur. Giderseniz kampın birçok yerinde süprizlerle karşılaşacaksınız. Bir yerde Bobby Sands’in bir sözü, kampın içinden geçen derenin üstündeki Cemal Süreya Köprüsü, barın etrafını süsleyen şahmeran ilk aklıma gelenler.

İlerleyen günlerde kampta Tuncay’la birlikte ahşap oyuyor, bir başka gün yine Tuncay ve Çağlar’la tekneyle Palamut avına çıkıyoruz. Balık avı konusunda bu turda da makus talihimi yenemiyorum ama Cennet ve Korsan koylarını görmüş oluyorum. Akşamları Çağlar, Tuncay, Tina, ben hep birlikte Catan oynuyoruz. Mutfağın patronu Muzaffer Abi‘nin yemeklerini yiyoruz.

Karbon

Bugünden o günlere bakarken çok üzülerek andığım tek bir can var. Kampın, iki yıl sonra talihsiz bir biçimde kaybettiğimiz köpeği Karbon. Karbon sadece kampın değil, Kabak’ın köpeği, Likya Yolu’nun rehberiydi. Kedilerin üzerinde yattığı, tavukların etrafında dolaştığı, kamptaki bütün canların koruyucu abisi Karbon, zaman zaman kafasına göre yürüyüşçülerin peşine takılır, yol boyu onlara eşlik eder, ormanda kaybolmalarına engel olurdu. Hayatta tanışma fırsatı bulduğum en büyük kalpli canlardan biriydi. Arkasından Cate Klow’un bile andığı Karbon, huzur içinde yatsın.

Dediğim gibi, Yerdeniz anılarımı ileride uzun uzun yazacağım. Mutlaka adını anmam gereken çok insan var. Yukarıda bahsettiklerim o sene tanıştıklarım sadece. O hafta bana kapılarını sonuna kadar açan ve arkadaşlıklarını sunan o ekibe çok gönül borcum var.

Tabii sizlerin Kabak’ta konaklamak için başka bir dizi seçeneğiniz var. Doğal ve tarihi zenginlikleri nedeniyle 1. ve 3. derece sit alanı olan Kabak Koyu’ndaki onlarca konaklama tesisinin hemen hemen hepsi kamping ya da pansiyon modelinde yapılmış.

Burada tatil yapmak isterseniz bildiğiniz otel konforunu bir kenara bırakmanız gerekiyor.

Çoğu, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil hizmet veren kampinglerin bungalov tarzı ağaç evlerinde ya da çadırda konaklayabilirsiniz. Burada ayağınız betona ya da asfalta değil, toprağa basacak. O nedenle doğanın içinde tatil yapmaya hazırlıklı olmanız gerekiyor. Mevsime göre artan ve azalan oranda yılan, örümcek, akrep, arı gibi canlılardan şikayet etmeyin. Burası öncelikle onların evi, bizler misafiriz.

Bir kısmı kum, çoğu yeri çakıl taşıyla kaplı Kabak Koyu bu bölgedeki birçok sahil gibi su kaplumbağalarının (Caretta Caretta) yumurtlama alanı. Onun için şezlong kullanımı yok, şemsiye de sınırlı sayıda var ve sahilin kum olmayan kesimlerinde kullanılıyor. Bana kalırsa aslında hiç kullanılmaması lazım.

Sahilde bir iskele yok. Buradan Cennet Koyu’na ve çevredeki diğer koylara mağaralara gidiş hizmeti veren teknelere binerken ve inerken suya girmek durumundasınız. “Aman ıslanmayayım” deme gibi bir şansınız bulunmuyor.

2019 yılına kadar eski ve çok zorlu bir toprak yoldan sadece Kabak dolmuşlarıyla inebildiğiniz vadiye şimdilerde bir yol daha yapılmış durumda. Bu da yine toprak bir stabilize yol olmasına rağmen vadiye binek otomobillerin inebilmesine olanak sağlıyor. Açıkçası herkes, her koya, sahile kendi özel aracıyla inebilmeli mi? Kanımca hayır, buna gerek yok.

Kişisel fikrim, özellikle Kabak gibi hem doğal hem tarihi zenginliklerinin korunması gereken yerlere asfalt yapılmaması, beton dökülmemesi gerektiği yönünde. Ülkemizde bu konfora sahip yüzlerce tatil noktası bulunuyor. Kabak Koyu, Kelebekler Vadisi gibi bir dizi noktayı da tatil beldesi olarak düşünmeyip olduğu gibi korumalıyız.

Buralarda doğayla ve tarihle buluşmak isterken kendi konfor alışkanlıklarımıza uydurmak için bölgeyi bozmamalıyız. Elbette Kabak’ta da bu gibi girişimler olmuş, olmaya devam ediyor. Daha koya ilk indiğiniz anda karşınıza ikinci katına kadar beton dökülmüş ve yarım kalmış ucube yapılar çıkıyor. Bir an önce yıkılması gereken bu yapılar korkarım yasallaşmak için bir sonraki imar affını bekliyor.

Aladere Şelaleleri

Aladere Şelaleleri

Kabak’ta kaldığım günlerden birinde Aladere Şelaleri’ne yürüdüm, size de öneririm. Vadide yapabileceğiniz en güzel aktivitelerden birisi bu. Koyun içinden Alınca Köyü yönüne doğru devam eden Likya Yolu’nu takip ederek şelalelere ulaşabiliyorsunuz. Koyun 2 km kadar içlerinde şelalelere giden yol bir tabelayla ikiye ayrılıyor.

Soldan devam eden ilk güzergah, yukarıdan gelen derenin oluşturduğu kanyon içinden devam ediyor. Özellikle bahar aylarında debisi artan derenin can verdiği bu kanyonda kaplumbağalar, sincaplar ve kelebeklerle birlikte harika bir yürüyüş yaparak şelalelere varabilirsiniz. Genellikle orta seviye zorlukta devam eden yol, kimi aşamalarında, kayalara tırmanmanızı ve zemin seviyesinden on metre yüksekte zor geçişler yapmanızı gerektirecek kadar zorlaşıyor. Ayrıca kimi yerlerde suyun miktarına göre, dizlerinize, belinize kadar suya girmeniz gerekebiliyor.

Bu noktada şu uyarıyı yapmayı gerekli görüyorum: Bu yol öyle parmakarası terlikle yürüyeceğiniz kolaylıkta değil. Ayrıca dediğim gibi, bazı etapları oldukça zor, cep telefonu çekmiyor ve herhangi bir kaza anında yardım alabileceğiniz kimse yok. Rehbersiz yürümenizi tavsiye etmem. Burada yakın geçmişte maalesef can kaybıyla sonuçlanan kimi kazaları haber sitelerinde bulabilirsiniz. Öyle talihsiz bir durumda olay yerine kurtarma ekiplerinin, AKUT’un, Jandarma’nın bile gelmesi saatler alıyor. Çok dikkatli olmak gerekiyor.

Likya Yolu’ndan Şelalelere Yürüyüş

Ayrım noktasında sağdan devam eden ikinci yol, ilkine göre biraz daha uzun, kanyon içinden değil, Likya Yolu üzerinden devam ediyor ve kolay-orta seviyede seyrediyor. Aynı noktaya ulaşmak için bu güzergahtan yapacağınız yürüyüşün hiçbir aşamasında diğer yoldaki zorluk seviyesinde bir kaya tırmanışıyla karşılaşmıyorsunuz.

İkinci yol, dere kenarından devam etmiyor, susuz bir güzergahta yürüyorsunuz. Alınca Köyü yönüne devam ettiğiniz ve sürekli yürüyerek makul bir tırmanış yaptığınız yolun her aşamasında seyredebileceğiniz Kabak Koyu manzarası ise müthiş.

Birçok insan kanyon içinden şelalelere tırmanıyor ve Likya Yolu üzerinden koya geri dönüyor. Özel olarak tırmanış yapmak ya da risk almak gibi bir tercihiniz yoksa, canını da doğa kadar seven bir insan olarak kişisel tavsiyem, uzun yolu kullanarak gidip dönmeniz yönünde olacak. Tabii ki tercih sizin.

Çoğunlukla kızılçam ağaçlarının gölgesinde yapacağınız yürüyüşün yüksek etaplarında kışın kırmızı olan kabuklarını yazın atıp, pürüzsüz sarı bir renk alan sandal ağaçlarıyla karşılaşacaksınız. Bu ağaçların, tabii ki sert olmakla birlikte insan tenini andıran, kendilerine hayran bırakan bir dokuları var.

Bu noktada, ağaçlara isim, kalp, tuttuğu takımın adını kazıma gibi alışkanlıkların hızla yok olmasını umduğumu belirtmem lazım. Onlar da can. Akıldan geçeni ağaç gövdelerine kazıyarak iz bırakma alışkanlığı artık yok olsun.

Siz şelalelere hangi yoldan giderseniz gidin, derenin oluşturduğu küçük şelaleleri, harika göletleri geçip büyük şelaleye ulaştığınızda karşılaştığınız manzara bu zahmete katlanmış olmanıza deyiyor. Onlarca metreden dökülen sular, şelalenin önünde rahatlıkla yüzebileceğiniz 15-20 m²’lik bir havuz oluşturuyor. Burada hem hava hem derenin suyu, aşağıya göre belki on derece daha serin.

Şelale çevresinde herhangi bir tesis ya da köy evi olmadığı için gün boyu yiyeceğiniz erzağınızı ve suyunuzu yanınızda götürmeniz gerekiyor. Ayrıca tedbir açısından yanınıza ilk yardım malzemenizi, fenerinizi ve en önemlisi düdüğünüzü almalısınız.

Dönüş için gecikirseniz, yüksek rakımdaki şelale seviyesinde akşamüzeri hava hâlâ aydınlıkken, aşağılarda gölgede kalmaya başlayan koy ve ormanın karanlıklaşmaya başlayacağını aklınızda bulundurun. Öyle bir durumda, fener yolu bulmanızı sağlar, düdük hayat kurtarır.

Kabak Koyu’nda Kamp Yasağı

Normal şartlar altında özellikle yaz sezonunda Kabak Koyu’nda ormanda serbest kamp yapılmıyor. Buraya gelmeyi, konaklamayı düşünürseniz koydaki kamping ve pansiyonlarda kalmanız gerekiyor. Açıkçası yürüyüşüm sırasında benim de burada konaklama gibi bir planım yoktu. Fakat dediğim gibi, yükümün ağırlığı ve ormanın içlerinde bulduğum sakin köşenin cazibesi karşısında dayanamamış, çadırımı kurmaya karar vermiştim.

Koyda ve çevreleyen ormanda kamp yasağının mantıklı gerekçeleri var. Bunların en başında yangın tehlikesi geliyor. 2019 yılında açılan yeni yol yapılana kadar Kabak Koyu’na inen tek bir yol vardı. Bu yol da, sadece köyden aşağı inen dolmuşların kullanabildiği, inip çıkması oldukça zor, toprak bir yoldu. Hava karardıktan sonra araçla inmek de neredeyse imkansızdı.

Öncelikle, doğada uzun süre vakit geçirmiş, hangi durumlarda ateş yakılıp hangi durumlarda yakılmaması gerektiğini bilen, kamp ateşinin nasıl kontrol edilmesi gerektiği konusunda tecrübeli yürüyüşçüler ve kampçılar dışında bu konuda ciddi seviyede bilgi eksikliği var.

Şehirli hayatında da kamp yapmayı seven bir insan olarak kendi tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum. O dönemde şehrin kalabalığından ve gürültüsünden kaçıp 2-3 gün kamp yapmaya gittiğimizde mutlaka kamp ateşi yakardık. Hatta o kamp ateşi olmasa o kampın tadı olmazdı. O görkemli ateş yakılacak, o sucuklar, köfteler illa ki o ateşte pişirilecekti. Kamp ocaklarımız yok muydu? Tabii ki vardı. Fakat kamp ateşinin alevi, isi, kokusu bir başkaydı.

Grup olarak şehre yakın yerlerde gidilen kamplarda kontrollü bir şekilde ateş yakmak normal sayılabilir. Tabii ki her türlü önlemi alarak, mümkünse daha önce ateş yakılmış yerlerde yakmayı gözeterek, çevreye zarar vermeden.

Lakin, Likya Yolu yürüyüşü gibi bu tür yürüyüşler biraz farklı. Burada kural, mecbur kalmadıkça ateş yakmamak şeklinde algılanmalı.

Ateş, doğanın en büyük düşmanı. Kontrolü en zor, en çok dikkat edilmesi gereken aracımız. Doğru kullanılmadığında hem doğaya hem de bizlere zararı korkunç boyutlarda olan bir araç. Örneğin uyumadan önce üzerine su döküp, toprak atıp söndürdüğünüzü zannettiğiniz fakat tam olarak söndüremediğiniz o keyifli kamp ateşi en ufak esintide bütün orman için bir katliam nedenine dönüşüyor.

Ormanda yangın, bütün canlılara, öbür dünyada değil, bu dünyada cehennemi yaşatıyor.

Kabak için bu iki kere geçerli. Buraya itfaiye gelme imkanı yok. Gecenin bir yarısı kontrolden çıkacak bir ateşi söndürecek itfaiye gelene kadar bütün koy yanar kül olur. Kabak’ta yaşayanların bu konuda acı tecrübeleri var. Giderseniz kamping sahiplerine sorabilirsiniz, anlatırlar.

Uzun lafın kısası, çok mecbur değilseniz ormanda kamp ateşi yakmamanız gerekiyor. Kabak Koyu gibi ulaşımı zor yerlerde hiç yakmamanız gerekiyor. Bu konuda koy sakinleri, köylüler deneyimli fakat bunu şehirden gelen kamp yapma ve ateş yakma heveslisi misafirlere anlatmanın imkanı yok.

Hiç Bitmeyen Çöplerimiz

Kamp yasağının ikincisi sebebi temizlik sorunu. Son yıllarda artan orta sınıf hevesimizle kamp yapmayı sever olduk fakat temizlik konusunda daha öğreneceğimiz çok şey var. Bir kere kamp yaptığımız alanda hiç bir atık bırakmamamız gerekiyor. “Yel üfürür, su götürür” diye özetleyeceğim bir yaklaşım var ki, çok yanlış.

Altını çizerek söylüyorum, kamp yapılan yerde hiçbir şey bırakılmaz, atılmaz. Birlikte getirdiğiniz çöpünüzü aynı şekilde geri götürmeniz gerekir. Kabak Koyu’nda sahilde görevliler ve doğasever gönüllüler çöpleri her akşam topluyor ama ormanın içinde haliyle böyle bir organizasyon yok. Kampingler çöplerini kendi araçlarıyla yukarıya, ana yoldaki çöp toplama noktasına taşıyorlar. Fakat ormandaki çöp toplanamıyor.

Ormanda kamp yapan fakat daha sonra yürüyüşlerine çöpleri ile devam etmek istemeyenlerin arkalarında bıraktıkları atıklar o güzelim ormanı çöplüğe çeviriyor. Denizlerimize atılacak bir pipetin bile hesabını yapmamız gerekirken, bu konuda daha çok yol almamız gerekiyor.

Gece ve Karbon

Kabak’a Şimdilik Veda, Yola Devam

Bir gece kamp yapıp dinleneyim dediğim Kabak, bende bağımlılık yaptı ve sanırım biraz daha kalsam buradan ayrılamayacaktım. 6. sabah, artık sahile iner ya da Yerdeniz’e gidersem yine yola çıkamayacağımın bilinciyle kahvaltının ardından çadırımı ve artık oldukça hafiflettiğim çantamı topladım. Beni misafir eden küçük bahçeyi son kez süpürdüm, gölge eden ağaçlarla ve bir kez olsun bana dokunmayan arılarla vedalaştım, 3. etabı yürümek üzere Alınca Köyü’ne doğru yola düştüm.

Devamı için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s