İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam

1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır

4. Bölüm | İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam

Burdur Gölü kenarındaki otelimizde kuş cıvıltıları içinde harika bir göl manzarasına uyandık. Normalde böyle güzel bir şehirde birkaç gün kalmak, gölün etrafında yürüyüş ve kamp yapmak isterdim. Fakat Sumi’nin dönüş uçuşu hemen ertesi sabah olduğu için programımıza göre o gece İstanbul’a ulaşmamız gerekiyordu. Kahvaltının ardından zaman kaybetmeden yola çıktık.

Afyonkarahisar’a doğru yarım saat ya gitmiş ya gitmemiştik ki sağ tarafta gördüğümüz “Gümüşgün Köyü”, “Güneykent” ve kahverengi “Yunus Emre Türbesi / Sinan Dede Türbesi” tabelaları aklımızı çeldi. Gümüşgün ya da Güneykent’e dair bir fikrim yoktu ama evet, tarih ve arkeoloji tutkunu bir insan olarak kahverengi tabela görünce yoldan çıkmayı hep sevdim.

Düşünsenize, dünya üzerinde insanların toprağa bağlanarak düzenli tarım yapmaya başladığı, farklı dönemlerde onlarca değişik inanç sistemini yaşadığı, sayısız medeniyet kurduğu bir bölgede yaşıyoruz. Büyük antik şehirler, Bergama, Efes, Aspendos bir yana, Anadolu’nun her yeri kahverengi tabela dolu. Gezilecek, görülecek çok yer, öğrenilecek dev bir kültürel miras var.

Zaman planımıza göre iyi gidiyorduk. Fazla tereddüt etmeden ana yoldan saptık, yaklaşık bir kilometre içerideki Gümüşgün Köyü’ne geldik. Köy kahvesine yaklaştık, türbeyi sorduk. Kahvedekilerden biri türbeyi tarif etti ama sonunda da ekledi:

“Siz şimdi gidin ama vaktiniz varsa oradan devam etmeyin, geri gelin. Bizim burada bir de Sinan Dede türbemiz var, belki onu da görmek istersiniz.”

Baladız | Seval Eroğlu Fotoğraf Arşivi

Tarif ve davet için teşekkür ettik, Yunus Emre Türbesi’ne doğru yola çıktık.

Muhteşem güzellikteki gül bahçelerinin arasından birkaç kilometre yol yaptık. Görmenizi, o gül bahçelerinin kokularını bir gün içinize çekmenizi isterim.

Kısa süren bir yolculuğun ardından türbeye vardık. Türbe, temel olarak küçük bir bahçe içinde bir şadırvan ve etrafı demir parmaklıklarla çevrili eski bir mezardan oluşuyordu. Öyle Bursa’daki, İstanbul’daki heybetli Osmanlı türbeleri gibi değil, daha çok demir kafesle korunmaya alınmış bir mezar burası. Bahçe içinde açıkhava müzelerinden hatırlayacağınız ahşap bir görevli kulübesi ve bahçeyi çevreleyen demirlerin üzerinde de büyükçe bir tabela var. Tabelanın üzerinde Yunus Emre resminin yanında kendi dizeleri yer alıyor:

“Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım. Sevelim sevilelim. Dünya kimseye kalmaz.”

Sonradan öğrendik ki bu mezar gerçekten Yunus Emre’nin mi, o da kesin değilmiş. Anadolu’nun farklı yerlerinde altı tane daha mezarı varmış sevgili Yunus Emre’nin. Kendi adıma gerçek mezarının hangisi olduğu o kadar da önemli değil. Bugüne kalan dizeleri, felsefesi yeterli.

Yeniden gül bahçeleri içinden Gümüşgün’e döndük.

Arabamızı kahvenin önüne park ettik, selam verdik, avluya girdik, bizi davet eden köylünün masasına misafir olduk. Avluda kız ve erkek çocukları birarada top oynuyor, köy sokaklarında yürüyen kadınların çoğunun başı açık, kimisi ise renkli tülbentler takmışlar. Anadolu’nun orta yerindeki Gümüşgün, beklentilerimize göre oldukça modern bir köy. Belki bu topraklara yabancı bir gözün çok da önem vermeyeceği bu kadar basit kriterler ilk defa geldiğimiz köy hakkında bize ne kadar çok bilgi veriyor, öyle değil mi?

Bizi ağırlayan köylüyle sohbet etmeye başladık. Kendimizi, yanımızdaki misafirimizi tanıttık. Adam ilgiyle dinledi ama anlattıklarımızı dinleyen sadece o değildi. Yan masada oturan 5-6 kişinin kulağı sürekli bizdeydi. Bir süre sonra, sınavı geçtik sanırım, yan taraftan 55-60 yaşlarında biri masamıza dahil oldu, sohbete katıldı. Bir yandan bu ilgiye mutlu olduk ama bir yandan da tam tarif edemediğim bir gariplik var. Aramıza yeni katılan, kiminle konuşursa ona doğru dönüyor, başını hafif eğiyor, mavi gözlerinin içi gülerek, karşısındakinin yüzünü seyrederek, gözünün içine bakarak konuşuyor. Garipsememek elde değil. Böyle birisiyle konuşurken haliyle her kelimemizi, cümlemizi biraz daha tartarak konuşmaya başladık. Misafirimiz Sumi’nin profesör olduğunu bizim de ona araştırma gezisinde yol arkadaşlığı yaptığımızı anlattık. Dinledi; durdu, kendisi anlatmaya başladı:

“Yol arkadaşlığı çok kıymetlidir, ne güzel yapıyorsunuz. Ben de rehberim. Aslında emekli öğretmenim; Anadolu’nun bir dizi köyünde, kasabasında öğretmenlik yaptım. Sonra buraya köyüme döndüm. İleri gelenlerimiz öyle uygun gördü, rehber oldum.”

Açıkçası pek birşey anlamamıştık; rehber olmak, köyün ileri gelenlerinin uygun görmesiyle olacak bir şey değil ki. Belli bir eğitim alırsın, sınavlardan geçersin, kokartın olur bu mesleği icra edersin, ben öyle biliyorum.

Şaşkınlığımızın farkında olan Haydar öğretmen, sakin ses tonuyla, tane tane anlatmaya devam etti.

Baladız | Seval Eroğlu Fotoğraf Arşivi

“Belli ki pek bilmiyorsunuz, rehberliğimi size biraz izah edeyim. Turist rehberi değilim ben, köyümüzün, soyumuzun rehberiyim.”

Konu beklemediğimiz bir biçimde ilginçleşmeye başlayınca Sumi ses kaydı alıp alamayacağımızı sormamızı istedi. Bu sohbet planda olmayan bir ropörtaja doğru gidiyordu. Rehber düşündü, kısa bir kararsızlık yaşadı. Belli ki talebini geri çevirerek Sumi’yi kırmak istemiyordu fakat yaşadığımız ülkenin koşulları, yaşanmışlıklarımız bizler gibi sanırım onu da tedbirli olmak zorunda bırakıyordu.

“Kayıt almasanız, dilimizle kulağınız arasında kalsa daha memnun oluruz.”

Herhangi bir röportajdan daha özel bir an yaşadığımızı biraz daha farkederek, biz vurgusuna, bu nazik “hayır”a saygı gösterdik, itiraz edemedik. Rehberin o gün anlattıkları seslendirdiği haliyle, kendi deyimiyle, bugüne dek diliyle kulaklarımız arasında kaldı. Rehber öğretmenimiz anlatmaya başladı:

“Öncelikle, burası Gümüşgün değil, Baladız. Burası Anadolu’nun iki Alevi-Bektaşi damarından birinin merkezidir, diğeri İzmir’dedir. Bizim dedemiz, soydan gelir. Soyumuz da göçebelikten gelip bu köye yerleşen Abdallardır. İzmir’deki kardeşlerimizin de yolu aynı fakat hukukları farklıdır. Onlar dedelerini kendi aralarından seçerler. Bizim burada ayrı bir geçmişimiz var.”

Dünyanın bir dizi ülkesini gezmiş, bazılarına üçer dörder defa gitmişken, kendi köklerimize bu kadar yabancı kalmış olmaktan biraz utanmaya başlamıştım. Rehberimiz anlatmaya devam ediyordu.

Soldan sağa, bizi kahveye buyur eden Baladız’lı abimiz, Rehber Haydar Öğretmen, Sumi ve Ben.

“Biz Cumhuriyet taraftarı, Cumhuriyet köyüyüz ama tarihimiz biraz daha eski. Soyumuz çok geriye gider. Biz burada gönülden birlikte yaşar, birlikte cem ederiz. Ayrımız gayrımız yoktur. Açımız varsa tokumuz yoktur.”

Konuşurken her kelimesini dikkatle seçiyor, teker teker gözlerimizin içine bakarak anlatmaya devam ediyordu.

“Gözlerinizdeki şaşkınlığın, sorgunun farkındayım. Bizim inancımızın merkezinde insan vardır. İnsanla konuşurken yüzüne, cemaline bakarız. İnsanın özündedir Hak, cemaline yansır.”

Rehber anlatmaya devam ediyor, biz cevap vermeden, soru sormadan dinliyorduk.

“Dediğim gibi, diğer kardeşlerimizin aksine, biz dedemizi seçmeyiz. Dede ömrünü tamamladığında, oğlu dede olur. Bizde dedenin yanında rehber vardır. Rehberi köyün ileri gelenleri seçer. Bizim hiç avukatımız, savcımız, hakimimiz olmadı. İhtiyacımız da olmadı. Bizim insanımız da sorunlar yaşamaz mı birbiriyle; harmanı var, tavuğu var, yaşar elbet. Bizim insanımız sorun yaşadığında mahkemeye gitmez, rehbere gelir, rehbere anlatır. Rehber dinler, köyün ileri gelenleriyle değerlendirir, dedeye tavsiye verir. Dedemiz verir son kararı. İleri gelenlerin, rehberin tavsiyesini dinleyerek, dışına çıkmayarak verir.”

Her kelimesini cemalimize bakarak sarfeden rehberi şaşkın şaşkın dinliyorduk. Hayatım boyunca hukukun üstünlüğünü kıymetli bulan benim için bu bambaşka bir dünya görüşüydü. Tabii ki bu da hukuktu, lakin başka bir hukuktu, yazılı değildi. İçinde hakimler, savcılar, maddeler, emsal kararlar yoktu. Kendi dünya görüşleri doğrultusunda, her vakayı kendi içinde, kendi etkenleriyle değerlendirmek, ilgili kişilerle süzgeçten geçirmek, kararı reddemeyecek bir dedeyle paylaşmak vardı. Dedeyi dede yapan da tebasıydı, onun sözünün dışına çıkmamasıydı.

Masamız birer ikişer kalabalıklaştı. Köyün dışındaki gül bahçelerinden harika kokular geliyor, avluda çocuklar top oynuyor, çay bardakları dolup boşalıyor, rehber anlatmaya, biz dinlemeye devam ediyorduk.

“Cumhuriyet tarihimizde sadece bir defa mahkemelik bir dava oldu burada. Belki bilirsiniz. Ağıdını yazdı Ruhi Su.”

Abdullah Demiralay Konağı, Baladız | Ünal Metin Fotoğraf Arşivi

Birbirimize baktık, ben bilmiyordum.

“Bir zamanlar bu köyün, sadece bu köyün değil, Isparta’nın ağası, en zengini Abdullah Demiralay adında bir adamdı. Baladız konağında yaşar, Isparta’dan konağa faytonla gelir, havuz başında arkadaşlarıyla eğlence yapardı.

Ağa, senet karşılığı çorak toprakları köylülerin işletmesine verir, köylü borcunu ödeyemeyince de ocağına haciz getirirdi. Köylü geçim derdinde, ağa eğlencesindeydi. Senetler için, 1946’da bu köylü ilk kez mahkemeye gitti. Olmadı, mahkeme çözemedi sorunu.

Ağanın konakta eğlence yaptığı bir yaz günü köy meydanında toplandı ahali. Abdullah Ağa konağından çıktı. Senetler ağanın elinde, arabası beş adım ötedeydi. Abdullah Ağa’dan senetleri yırtmasını istedi ahali. Yırtmadı ağa.”

Rehberin anlattıkları, çok belli ki, hikaye değil Baladız’ın yaşanmışlıydı. Bizim bilmediğimiz yaşanmışlığımız.

“Köylülerin etrafını sardığı Abdullah Ağa, Nuh dedi, peygamber demedi. Konağına girmedi, beş adım ötedeki arabasına gitmedi, sinirlendi tabancasını çekti, tabanca patlamadı. Diğerini çekti bu sefer, ikincisi patladı. Pat pat pat. Köylü silahsız, köylü silaha taşla karşılık verdi. Kendi konağının önünde son nefesini verdi ağa.

O gün asker geldi Isparta’dan; erkek kadın kim var topladı, götürdü. Sonra 42 erkeğimizi koydular cezaevine. Mahkeme 42 erkeğe 100 küsür yıl hapis verdi. Bir daha da mahkemeye gitmedi bu köylü. Zaten daha önce de gitmemişti.”

Ne acı. Toprağımızda ne çok acı var ve ne kadar bilmiyoruz.

Ruhi Su

“O dönemde sayıca az olsalar da ağayı savunanlar vardı köyde, ağanın toprağını sürerlerdi, ‘Habeş’ derdik biz onlara. Ağayı ortadan kaldırıp ceza yatanlara da ‘Kavurga’. Yanlış anlamayın, tarihimiz diye anlatıyorum, bunlar da o dönemde kaldı. Kimse kimseye kin tutmaz, kötü anıyı unutmak ister burada.”

O gün Haydar öğretmen çok anlattı. Baladız Ağıdı‘nı Ruhi Su bestelemiş okumuş, sonra Edip AkbayramGrup Yorum yorumlamış. Bu sanatçıların herbirini çok dinlemiş olmama rağmen ne kadar bilmeden dinlemişim. Bugün bakıyorum da o gün dinlediklerimin çoğunu bile maalesef unutmuşum. Yapacak bir şey yok, eksiklerimizi, birgün tekrar Baladız’a dönene kadar okuyarak telafi edeceğiz.

“Yola çıkmadan önce hâlâ vaktiniz var mı?” diye sordu Haydar öğretmen.

Tabi ki, böyle kıymetli bir anı yaşarken vaktimiz olmaz mı?

“Vaktiniz varsa türbemizi de görün.” Köyün üst kısımlarını işaret etti. “Bu yoldan gideceksiniz, şurada yukarıda.”

Almak istemedikleri çay paralarını zorla ödedik, dinlediklerimizin etkisi altında arabamıza bindik, kafamızda binbir düşünceyle, daha neler yaşayacağımızdan habersiz, rehberin, Haydar öğretmenin tarifi üzerine Sinan Dede Türbesi’ne doğru yola düştük.

Sinan Dede Türbesi

Bir kaç dakika yol gidip Sinan Dede Türbesi’ne vardık. Ağaçlar içinde çok güzel bir bahçenin orta yerindeki türbe çok eski bir görünüme sahip. Bahçe kapısı, iki kanadı açıldığında araç girecek büyüklükteki garaj kapılarından ve yeşil kanatların üzerinde iki kırmızı zülfikar var.

Vardığımızda civarda kimse yoktu. Biraz etrafa bakındık, bahçeye girdik fakat Yunus Emre Türbesi’ne göre oldukça büyük bahçede de görevli kulübesi yoktu. Türbe taşlarla örülmüş, sekizgen, oldukça eski taş bir yapı. Kimi duvarlarında demir korkuluklu pencereler vardı.

Türbenin etrafını dolaştık, arka taraftaki iki ayrı musalla taşını, beyaz kireçle boyanmış taş bir mezarı gördük. Dönüp türbenin kapısına geldik fakat kapı kapalıydı. Görmemiz için o kadar ısrar ettikleri türbeyi açacak bir kişinin olmamasına üzüldük. Yapacak bir şey yok, kapının yanındaki tabelayı okuduk, bahçe kapısına yöneldik.

Baladız | Seval Eroğlu Fotoğraf Arşivi
Baladız | Seval Eroğlu Fotoğraf Arşivi

Çıkmak üzere yöneldiğimiz bahçe kapısında karşımıza sağ elinde sapı yukarıda tuttuğu bağlamasıyla, gözlüklü, tıraşlı, beyaz gömlekli, ütülü kumaş pantolonlu, temiz ayakkabılı bir adam çıktı. Türbe görevlisinden daha çok titiz bir büro çalışanına benziyordu. Adam rehberinkine benzer dingin bir ses tonuyla “Hoş geldiniz” dedi. Az önceki hayal kırıklığı duygumuz yerini hızla mutluluğa bıraktı.

Adamın ses tonunu dingin diye tarif ederken hikayeyi süslediğimi düşünmeyin. Bu köyün insanında böyle bir şey var. Sakin konuşuyorlar, senin bir heyecanın varsa o da hızla yatışıyor, dinleyesin yoksa da dinliyorsun.

“Kusura bakmayın, geciktim. Arkadaşlar geleceğinizi telefonla haber verdi ama işe gitmek üzere hazırlanıyordum. Sizi çok bekletmedim umarım.”

Adamın konuşurken bende uyandırdığı duygu kahvedekiyle aynıydı. O da “cemalimize” bakıyordu.

Ne yalan söyleyeyim ben bile aynada kendime bu kadar sevgiyle bakmam.

İçimden, yok canım, kusur musur yok, ziyaretçiyiz biz, yola devam etmeden önce türbeyi de görebilirsek daha ne isteriz diye düşünüyorum. Adam belli ki buranın görevlisi değil ama bize de yardımcı olacak.

“Hiç sorun değil. Biz de bahçede dolaştık biraz. Ağaçların altında serinledik. Yola devam etmeden türbenizin içini de görebilirsek ne mutlu bize.”

Adam sakin sakin hareket edip konuşuyor, bizse biraz sabırsızlanıyoruz. Daha gidecek yolumuz var. Kabalığıma bak sen. Bir an önce görelim, tüketelim, gidelim. Şehirli hastalığı işte. Hamburgercideyiz sanki.

Yaşadığımız anı sindire sindire yaşamak varken hemen bir sonrasını, yolu, akşama nereye varacağımızı düşünüyoruz. Halbuki ne önemi var?

Varacağın yere bir saat geç var. Sen bu yola bunun için çıkmadın mı? An’ın güzelliğini yaşasana.

Neyse, adam çok kibar, cümlelerimin içindeki düşüncesizliği, kabalığı anlıyor ama yüzüme vurmuyor, devam ediyor.

“Tabii ki. Görevim bu benim, sizleri ağırlamak.” diyor ve ilk defa kımıldıyor, ağır adımlarla bahçeye giriyor, türbeye doğru yönlendiriyor bizi.

Bu köyde her şey bir garip. Hani başka bir yere işe gidiyordu bu adam? Aynı zamanda türbeden de mi sorumlu acaba? Kafamızın içinde bir dizi soruyla adamın peşine düştük. Bir yandan da nezaketi karşısında ezilerek kendimizi tanıttık.


Adam türbenin kapısını açtı, ışıklarını yaktı, içeri girdik. Türbenin içi oldukça boş, sadece sol tarafta üzerine rengarenk tülbentler serili bir sanduka var. Sandukanın önünde durduğu duvarda, duvarın içine doğru, tepesi kubbeli, hani böyle kapı girişi hissi veren, insan boyundan yüksek bir oyuk var. Oyuğun dibinde, mum dikmek için kullanılan bir şamdan. Kapı gibi oyuğun iki yanında, yukarıda duvara yine iki zülfikar işlenmiş. Türbenin duvarları beyaz, duvarların birleştiği sütunlar ve duvarların üst tarafı yeşil renkte boyanmış. Yerlerde çeşitli halılar, duvar diplerinde minderler var.

Duvarlardan birinde, yukarıda çember içinde arapça yazılar ve altında “ALLAH” yazıyor. Belki çemberin içinde de eski dilde Allah yazıyordur, bilmiyorum.

Latin alfabemizi çok seviyorum o ayrı, fakat eski alfabeyi bilmiyor oluşum ilk defa bende bir eksiklik duygusu uyandırıyor.

Başka bir duvarda yine bir yuvarlak içinde Arap alfabesiyle yazılar, altında da “Hz. MUHAMMET” yazıyor. Diğerinde aynı şekilde “Hz. ALİ”. Biz hayran hayran sandukaya, halılara, duvarlardaki yazılara bakarken, kapıyı açıp bizi içeri alan görevli Sumi’nin uzun süre ayakta durmakta zorlandığını farkediyor ve ona bir tabure getiriyor. Sumi’nin oturmasına yardımcı oluyor. Sonra da bize türbenin tarihi ile ilgili bilgiler vermeye başlıyor.

“12. yüzyılda yaşamış Sinan Dede, Horasan erlerindendir. İslam’ı, Türkleri Anadolu’ya taşıyanların başında gelir. Hem askerdir hem bilge hem de evliya. Soyumuzu buralara o taşımıştır, hem de güzel taşımıştır. Halkının burada yeni bir yurt edinmesini sağlamıştır. Hak yememiş, saygı görmüştür. Yunus Emre’nin hocası Tapduk Emre’ye hocalık etmiştir. Soyumuza çok emeği geçmiştir. Türbenin, tam olarak hangi yıl inşa edildiğini bilmesek de Osmanlı döneminde tadilattan geçtiğini biliyoruz.”

Yunus Emre’yi, Tapduk Emre’yi okul yıllarındaki bilgimle hatırlıyordum. Görevli daha birçok şey anlattı, biz dinledik. Ben hâlâ kendisinin burayla tam olarak ilişkisini merak ediyordum, sordum.

“Ben bu köyün dedesiyim, adım Kadir Tekin. Haydar öğretmen bahsetmiştir. O bize rehberlik eder, biz dedelik ederiz” dedi.

Şaşkınlığımı tahmin edersiniz. Yaşı, giyim kuşamı benim hayalimdekinden hayli farklı olsa da bir Alevi dedesinin karşısında olduğumu o an anladım.

Bir yandan Sumi’ye çeviri yapıyor, Dede’nin bize söylediklerini ona aktarıyordum. Sumi de ilgiyle dinliyordu. Sonra elinde tuttuğu enstrümanı işaret etti, çalıp çalmadığını sordu. Dede’ye sorduk. “Memnuniyetle” dedi. Türbenin orta yerine bağdaş kurarak oturdu, biz de hemen karşına oturduk.

Başı önde, parmakları tellerin üzerinde gezinmeye başladı. Çaldığı ezgi türbenin duvarlarından yankılanıp kulaklarımızdan içeri akıyordu. Bir bahar havası gibi çalmaya başladığı ezgi hızlanıyor, yavaşlıyor, yükselip alçalıyor, içimize doluyordu.

Bir aşamada gözlerimizin içine baka baka söylemeye başladı:

“Bin dokuz yüz kırk altının yazında
Baladız’ın harmanları savrulur
Demiralay toprağında tozunda
Ecel gelmiş kuşlar gibi çevrilir, çevrilir ağam

Sulh olalım dediler de olmadı
Beyde insaf, kulda sabır kalmadı
Haber gitti candarmalar gelmedi
Kara toprak bey kanıyla yuğrulur
Yuğrulur ağam

Haciz geldi ocakları bozuyor
Kimi vergi kimi sorgu yazıyor
Can dayanmaz kul canından beziyor
Böyl’olursa demir kalmaz sivrilir
Sivrilir ağam

Demiralay ağaların ağası
Katar katar olmuş gider devesi
Isparta’dan Baladız’a ovası
Bir yanından Aksu gelir kıvnlır
Kıvrılır ağam

Akıl ermez şu feleğin işine
Ağa olmak paşa olmak boşuna
Bir taş değer gelir bir gün başına
İnsanoğlu baki değil, devrilir
Devrilir ağam”

Ağıt bitti. Dede ağır hareketlerle sazını bir yanına yatırdı, önümüze doğru secde etti. Önünde secde ettik. Dede yerinden doğruldu, doğrulduk; ayağa kalktı, ayağa kalktık. Türbeden çıktı, peşinden biz.

“Gelin” dedi. Demesine gerek yoktu. Biz yolu, zaman planımızı çoktan unutmuştuk. Işıkları kapattı, türbeden çıktık, peşinden gittik. Türbenin bahçesinin dışında bir eve götürdü bizi. Kapıyı açtı, buyur etti. İçeri girdik. Cem eviymiş. Büyük bir salon, yerler halı kaplı. Salonun bir köşesini işaret etti.

“Burada ben otururum” dedi. “Yanımda rehber.” İki yanımıza oturur kim varsa. Biz burada Cem ederiz. Hepbirlikte.”

Cemlerini, Muharrem oruçlarını, gelenek göreneklerini anlattı. Bilmediğim ne çok şey varmış. Baladız’da en çok bunu düşündüm.

Evden çıktık. Dede bahçedeki kiraz ağacından kirazlar topladı, avuçlarımıza doldurdu.
“Bunları yol boyu yiyin. Bir gün yine gelin, birlikte cem edelim” dedi. Bizi arabamıza kadar uğurladı. İlk defa geldiğimiz bu köyde, hem rehber hem de dede tarafından ağırlanmanın mutluluğu içinde defalarca teşekkür ettik.

Baladız’dan ayrılıp dönüş yoluna çıktık. Herbirimiz kendi içimizde, kendi iç yolculuğumuzda.

Gezgin olan bir dizi arkadaşım, yolculuklarına dünyanın bir dizi değişik bölgesinden, mesela Hindistan’dan, Latin Amerika’dan başlıyorlar. Benim kısmetim farklıymış. Merakımızı tetikleyen ve bizi yoldan çıkartan kahverengi bir tabela sayesinde ilk yolculuğumu kendi köklerimize yaptım.

Zamanımız azalmıştı. Afyonkarahisar’dan itibaren sağanak yağmurun altında, fırtınanın içinden geçerek İstanbul’a döndük.

Gümüşgün Köyü’nün adı 2018 yılında yeniden Baladız oldu. Gün gelir o kahverengi tabeleya denk gelirseniz, tavsiyem, siz de çıkın o yoldan.

Devamı için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s