Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır

1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım

3. Bölüm | Umarım unuttukları çok yer vardır

“Biz şehrimizi çok seviyoruz. Bizi burada unuttular. Siz de kimseye söylemeyin, biz burada çok mutluyuz.”


Yola çıkmadan önce İstanbul’da biraz daha vakit geçirdim. Yüklerimden arınmış olmanın rahatlığıyla şehrin bende iz bırakan, anılarımın olduğu, özleyeceğimi düşündüğüm köşelerine gittim. Seyrettim, dinledim, hatırladım, güldüm. Her gün farklı arkadaşlarımla görüştüm, kimilerinin evinde kaldım.

O güne kadar üç ayrı şehirde onlarca semtte, haliyle bir o kadar farklı evde oturmuştum. Her bir semtte de gidip sadece bir evde oturduğumu düşünmeyin. Nihai olarak bırakıp çıktığım ev son beş senede yerleşik olarak yaşadığım yedinci evimdi. Sadece Cihangir’de bile dört ayrı sokakta farklı evlerde hayatım oldu. Aşağıdaki fotoğraflar da orada oturduğum ilk evin apartmanın koridorlarından. Bunları gördüğümde evi tutmaya görmeden karar vermiştim.


Haliyle benim için taşınma dönemleri de hep keyifliydi. Her seferinde koliler toplar, eşyalarımı eler, gereksiz olanları satarak, hediye ederek ya da ihtiyacı olanlara dağıtarak eksiltirdim. Sağlam mukavva kolilere, ayakkabı kutularına dayanamazdım. Kaldırımda filan gördüğümde dayanamaz alır eve getirirdim. Sağlam koli, illa ki taşınıcam, lazım olacak. Plakhane Deniz öyle yapıyor hala, onu görünce eski halimi hatırlıyor çok gülüyorum. Sağlam kolileri hâlâ seviyorum ama yeni yaşam biçimimle koli bağımlılığımdan kurtuldum, az şey mi?

İhtiyacım olmayan eşyalarla vedalaştıktan sonra bana kalanlarla taşındığım ev benim için hep yeni bir maceranın başlangıcı oldu. Önce boyanacak sonra süslenecek yeni duvarlar, eski eşyalarımla da olsa tasarlanacak yeni odalar, tanışılacak komşular, berber, bakkal, manav artık yeni hikayede kimler varsa.

Bu arada, yeni bir semte taşındıysam ilk iş berbere giderim. Berberler herkesi tanır. Siz berbere gittikten bir süre sonra da herkes sizi tanır.

Hikaye demişken, benim bu taşınmalarımdan en çok kitaplarım muzdaripti. On yıllardır birikmiş, babamdan bana devrolmuş romanlar, hikaye kitapları, hepsi bir bir kolileniyor, taşınıyor, raflara diziliyor, bir sene sonra tekrar aynı kaderi yaşıyorlardı. Eşyalar azalıyor ama her taşınma döneminde kitaplar artıyordu. 2012 yılında Kadıköy’den Cihangir’e taşınmaya karar verdiğimde, sanırım zamanı gelmiş ki o konu da çözüldü.

Henüz bir sene önce Devrimden Sonra filmini çeken sevgili yönetmen arkadaşım Mustafa Kenan Aybastı, aynı yıl Bağımsız Sinemacılar Merkezi’nin (BSM) kurulmasına da ön ayak olmuştu. Cihangir’e taşınmadan birkaç gün önce, birlikte rakı içerken bahsettiğim biriken kitaplar sorunuma harika bir çözüm önerisi getirdi.

“Yazık bu kitaplara, seninle birlikte evden eve sefil oluyorlar. BSM’ye bağışla hem merkezin bir kütüphanesi olsun hem de kitaplar senden kurtulsun.”

Buna o gece çok güldük ama çok mantıklıydı. Hemen ertesi gün bir araç ayarladı, canımın içi kitaplar benden kurtuldu. Çok okuyanları olmuştur ve hâlâ oluyordur umarım.

Sonrasında kitap okumayı bırakmadım elbet, kitaplara sahip olmayı bıraktım, bana misafir olan ve biten kitabı hediye etmeyi öğrendim. Artık kitaplar da, ben de, yeni sahipleri de daha mutlu oluyoruz.

Yeni hayatıma başlarken beni bu kadar heyecanlandıran belki de içimdeki gizli göçebenin artık saklanma ihtiyacı duymadan ortaya çıkıp hayatımın kontrolünü ele almasıydı.

Tony Gatlif’in filmlerini sever misiniz? Beni hep çok etkilediler. Mesela bir grup çingenenin Hindistan’dan başlayan ve uzun bir yolculuk sonunda Avrupa’ya ulaşan yolculuklarını anlattığı Latcho Drom harikadır. Bilinmeyen bir şarkıcıyı bulmak için Romanya’ya seyahat eden Stephane’ın o yolculukta aşkı bulduğu film, Gadyo Dilo müthiştir. Beni baştan çıkartan ve belki de doğru yola sokan filmler.

Zaten her yolculuk bir aşk ihtimali taşımaz mı?

Yeni bir yolculuğa çıkmanın arifesindeydim ama yeni hayatımın bu ilk yolculuğunun, aynı zamanda bu yolu birlikte planladığımız kız arkadaşımla son yolcuğumuz olacağını hiç düşünmemiştim. Dedim ya, o kök salmaya karar verdi, ben kanatlanmaya. Aslında o ağaç olmak özlemindeymiş, ben göçebe.

Sumi Colligan

ABD’li Sosyoloji profesörü Sumi Colligan Gezi Direnişi’nden sonra her yıl Türkiye’ye geliyor, röportajlarla, incelemelerle Gezi sürecinin toplum üzerindeki sosyolojik etkilerini araştırdığı bir çalışma yapıyordu. O yıllarda bu süreçte ona kız arkadaşım asistanlık yapıyordu. Kendisiyle önceki sene tanışmıştım ama birlikte çok fazla vakit geçirme fırsatımız olmamıştı. Sumi’nin bu gelişinde ise seyahati boyunca şoförlüklerini ben yapacaktım. Aylardır yaptığımız plan öyleydi. Hayat planımız değişmiş olabilir ama biz Sumi’yi de kapsayan bu planı bozmadık. Sonuçta özel gündemimiz ayrı, verdiğimiz sözler, sorumluluklarımız ayrı şeyler.

Ara ara sinemadan, filmlerden gidiyorum, oradan aklıma geldi, “Bucket List” filmini çok sevmiştim ama hiç öyle bir liste yapmayı beceremedim. Özendim bir ara, olmadı.
Onun yerine benim bir “Tanıdığım muhteşem insanlar” listem oldu.

Yolculuğumu anlatırken ara ara onları size sunuyorum, belki bir gün denk gelir tanışırsınız.

Göçebe hayatımdaki bu ilk yol maceramda işte o listemde hızla üst sıralara yükselen Sumi ile birlikte iki haftalık bir yolculuğa çıktık. Sumi’yi o yolculukta tanımaya başladım.

“I feel most engaged when I am seeing new places and meeting new people.”
(Kendimi en çok yeni yerler gördüğümde ve yeni insanlarla tanıştığımda dolu hissediyorum.)

Kendisini böyle anlatan birinin gönlümde hızla taht kurması, listemde üst sıralara yerleşmesi rastlantı değil.

Sumi Amerika’dan geldi; İstanbul’dan yola çıktık, Trakya’nın, yolun tadını çıkarta çıkarta Tekirdağ’da bir köfte molasının ardından Çanakkale’ye geçtik. Gelibolu yarımadasını gezdik, şehitlikleri ziyaret ettik. Büyük rastlantı, o gece Çanakkale Özgürlük Parkı’nda açıkhavada harika bir Ezginin Günlüğü konseri dinledik.

Ezginin Günlüğü grubunun bendeki yeri çok ayrıdır. Okul yıllarımızda en çok dinlediğimiz gruptu. Şarkılarını albümdeki sıralarıyla ezbere bilirdik. Grubun kurucusu Nadir Göktürk, sonra Emin İgüs, ilerleyen yıllarda Hüsnü Arkan ve daha pek çok kıymetli müzisyen grubun farklı dönemlerindeki eserlerine katkı koymuş hayatımıza girmişlerdir. Yıllarca hayran hayran dinlediğim, her şarkısını ezberlediğim grubun bugünkü üyeleriyle, gün geldi arkadaş oldum. Nadir Göktürk’e pandemiden önce çıktığı son konserde Nadir Abi diye hitap edebilmek, Hüsnü Arkan’la bir sefer bile olsa aynı masaya oturabilmek, grubun herbiri birbirinden değerli üyeleriyle arkadaş olmak hayatın bana verdiği ödül oldu.

Bana göre hayat, karşımıza çıkarttığı mucizeleriyle güzel.


O geceki konser fotoğrafları yine çok sevdiğim arkadaşım Jale Tan’ın gözlerinin yakaladığı fotoğraflardır. Fotoğrafçılığı bir yana, çok yönlü, özel bir insandır bilin istedim.

Konserin ertesi günü tekrar yola koyulduk.

Ayvalık, Bademli, Bodrum, Turgutreis, röportajlar, antik şehirler, doğa yürüyüşleri. Bir cümlede geçtiğim ve hepsi ayrı anı barındıran bu yerlerin hakkını yemek istemiyorum, işin o kısmını layıkıyla yapacak gezgin arkadaşlarıma bırakayım.

Sumi gittiğimiz her yerde insanlarla görüşüyor, röportajlar yapıyordu. Bunlardan fırsat bulduğumuzda yürüyor, yüzüyor ve o kumsallarda benim için çok öğretici olan sohbetler yapıyorduk.

Burdur

Yolculuğun sonlarına doğru dönüş yoluna yöneldik, Korkuteli Yaylası üzerinden Burdur’a vardık. Yolculuk boyunca Sumi’yle birlikte gittiğimiz her yeri daha önce görmüştüm ama hayatımda ilk kez misafir olduğum Burdur’un sadeliği, güzelliği beni çok etkiledi. Burdur birçok açıdan 80’lerde takılıp kalmış gibiydi. Büyüme hastalığı oraya da bulaşmış ama sanki şehri hasta edecek düzeye erişmemişti. Burdur bir kent değil, şehir. Gelecekte de umarım kentleşmez.

O gece konaklamak üzere önceden rezervasyon yaptığımız oteli bulduk ama otel içimize hiç sinmedi. İsmini şimdi hatırlamıyorum, kimliksiz bir büyükşehir oteli gibiydi. Biz de çıktık, konaklayacak başka bir yer arayışına girdik. Şehrin içinde arabayla turlarken kalacak yer sormak için kaldırımda duran bir polis memuruna yanaştık.

Memurun kolunun altındaki kitabı gördüğümde şaşırdım: Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı.

Takdir edersiniz ki Nobel ödüllü olmasına rağmen kimi yaklaşımları, açıklamaları nedeniyle geniş bir kesimin bir türlü içine sindiremediği ödüllü bir yazarımızın kitabını bir polis memurunun kolunun altında görmek, şaşırılacak bir durumdu. Kısa bir sohbetten sonra memurun tarifi üzerine şehrin biraz dışında, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Serenler Otel’i bulmak üzere ayrıldık. Elbette okur bir polis memuruna teşekkürlerimizi ihmal etmeden.

Oteli bulduk. Tamam, butik otel tadı yok ama gösterişsiz, sade, temiz, kuş cenneti göl manzaralı bir otel. Burdur Gölü’ne karşı, kuş cıvıltılarıyla uyuyup kuş cıvıltılarıyla uyanacağız. Daha ne isteyebiliriz ki, hemen yerleştik.

Bu yazıyı yazdığım gün gazetelerde Burdur Gölü’nün kurumaya başladığına dikkat çeken bir haber okudum. Çok üzüldüm. Göle dökülen ırmaklardaki su azaldığı için göl gitgide kuruyor, hem yerel hem de göçmen kuşların yaşam alanı daralıyor. Dünya değişir, hep değişmiş. Elbette bu coğrafya da dünya tarihi boyunca bir dizi değişim yaşamıştır ama biz insanlar hızla çoğalırken yarattığımız değişim, doğanın dengesini korkunç düzeyde bozuyor. Umarım çok geç olmadan bu konudaki farkındalığımız artar, içerisinde yaşadığımız ve varolma sebebimiz olan doğaya yaklaşımımız değişir.

Akşam yemeğinde otelin yöneticisi ile tanıştık. Modern, şık, kibar bir kadın. İsmini maalesef hatırlamıyorum. Uzun uzun sohbet ettik. Sohbetin akışında, bir ara oteli bulmamızı sağlayan polis memurunu da anlattım, Burdur’a hayranlığımı ifade ettim. Şehir adına cevabı çok hoştu:

“Biz şehrimizi çok seviyoruz. Bizi burada unuttular. Siz de kimseye söylemeyin, biz burada çok mutluyuz.”

O gece o mütevazi otelin temiz, sabun kokulu yatağına yattığımda uykuya dalmadan önce bunu uzun uzun düşündüm.

Umarım unuttukları çok yer vardır.

Devamı için tıklayınız.

4 comments

  1. Merhaba kardeşim belki unutmussundur yildizbakkalda seni sevenler var yüreği güzel insan yolun ve bahtın açık olsun daima mutlu ol emi

    Liked by 1 kişi

    • Sevgili Nihat, olur mu öyle şey. Yıldızbakkal anılarımın en güzel yerinde duruyor. Umarım kısmet olur da yeniden çayını içer, tostunu yerim. Ben orada gördüğüm insanlığı her zaman mutlulukla hatırlıyorum. Hepimizin bahtı açık olsun. Sağlıcakla kal!

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s