Korkularımı Cihangir’de Bıraktım

1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan

2. Bölüm | Korkularımı Cihangir’de bıraktım

Yol planları yaparken aklımda onlarca fikir vardı. Pek çok insan gibi ben de Küba’yı, Meksika’yı, Latin Amerika’yı merak ediyordum. Avrupa’da çok ülkeyi görmüştüm ama Hindistan’ın doğusuna daha hiç geçmemiştim. Doğu Asya nasıldı acaba? Afrika başlı başına bir derya deniz. Tarihi, arkeolojiyi çok seviyordum ve gezip görmek istediğim bir dizi antik şehir, eski uygarlık kalıntıları, arkeolojik çalışma alanları vardı. İnsanlığın ilk ortaya çıktığını düşündüğümüz Afrika’ya mutlaka gitmeliydim. Daha Göbeklitepe’yi bile görmemiştim ve çok merak ediyordum. Laf aramızda, hâlâ da göremedim, yapılacaklar listemde duruyor.

Gezi Parkı’ndaki ağaçlar bilmeden hayatımın dönüşümünü yaşamama sebep olmuşlardı. O dönemde tanıştığım, Gezi’ye birlikte çıktığımız ve hayatımın bir dönemini birlikte geçirdiğim kız arkadaşım, bu dönüşüm konusunda bana örnek olmuş, cesaret vermişti. Eski hayatıma doyduğumu biliyordum ama yeni hayatımı nasıl kuracağımı bilmiyordum. O zamana kadar Avrupa’cı olan, yurtdışı diyince her fırsatta Avrupa’ya kaçan Burak’ı tuttu 180 derece döndürdü, Hindistan’a götürdü. Yolu, yolculuğu birlikte planladık. Yaz aylarını Türkiye’de geçirmeyi, ekimde de Amerika’ya gitmeyi düşündük. Tek yön gidiş, New York, San Fransisco, sonra Küba, Orta ve Güney Amerika. Ne kadar sürerse… Oysa hayat planladığımız gibi akmadı. Yola çıkma zamanımız geldiğinde onun tercihleri farklı şekillendi, İstanbul’da kalmaya, kök salmaya karar verdi.

Dünyanın kıyısında tek başıma kalmış ama zihnen çoktan yola çıkmıştım bile.

Böyle derken, çok cesur olduğumu filan düşünmeyin. İşyerimdeki son gün, İnsan Kaynakları Bölümü’nde işten ayrılma evraklarını zor imzaladım.

İyi de bu neydi yani şimdi?

Elim ayağım neden böyle titriyordu?

Bir karar vermiş ve uygulamaya başlamıştım ama kararı uygularken her aşamada yeniden korkuya kapılmak da ne oluyordu?

Anladım ki, korku mücadele etmesi çok zor bir duyguymuş. Gezi’de biraraya gelince belki yenebiliyormuşuz ama yalnız kalınca o iş öyle olmuyormuş. “Korkuyu şöyle yendim böyle yendim” sözleri laftan ibaretmiş. Korktuğumuz için her aşamada paniğe kapılıp yanlış yönlere sapabilir, dönüp eskiye sarılabilir, bu kararlara da çok haklı gerekçeler bulup kendimizi avutabilirmişiz.

İtiraf edeyim, ben korkuyu filan yenemedim.

Korktuğum anlarda yavaşladım, durdum, dinlendim, güç topladım ve sonra bir adım daha attım. Sonra bir adım daha. Attığım her adımın da tadını çıkartmaya çalıştım. Hatta çoğu zaman ürkütmeden yavaşça korkunun yanından geçtim.

İşten ayrılmamı takip eden günlerde eşyalarımın bazılarını sattım, bazılarını dağıttım. Özel olanları, kitaplarımı, az sayıdaki kışlık kıyafetimi kolileyip anneme taşıdım. Evimi temel mobilyalarla kiraya verilebilir hale getirdim.

Üç cümleyle anlattığım bu süreç hiç hem de hiç kolay olmadı biliyor musunuz? Hiçbir zaman eşya düşkünü olmadım ama her bir eşyam ile farklı bağlar kurmuşum galiba. Hiç öyle olduğunu zannetmiyordum halbuki. Bir su ısıtıcının, basit bir sehpanın, eski bir kilimin hayatımdaki yeri ne kadar önemli olabilirdi? Her bir eşyamı bir öncekinden daha zor verdim. Eşyalar azaldıkça azalıyordum sanki. Son kalan ikili koltuğu kimse almadı, eskici bile para vermedi ama günlerce kaldırıp atamadım. O koltuğun hiçbir değeri, anısı, ona bağlanmama sebep olacak bir yanı yoktu ama evrende sanki bir o bir de ben kalmıştık.

Sanırım bize ait bir yaşam alanımızın, eşyalarımızın olması, arkadaşlarımızın dostlarımızın olması gibi iyi ve güvende hissettiriyor. Ne garip değil mi? Internetten sipariş ettiğin ayaklı lamba ev hayatındaki yol arkadaşın oluyor. Nasıl bir sistemin içine düşmüşüz, ne eşyaymış arkadaş… Belki de eşyanın varlığı ve sürekliliği bize güç verirken ölümlü olduğumuzu da unutturuyor. Onlar olduğu sürece biz de varız işte.

Nina

Bu günlerde sevgili dostum, doktorum Reyhan’ın sahip çıktığı Nina’yı iki sene önce daha yavruyken Tophane’de, Roma Parkı’ndan Cihangir Manavı’na çıkan sokakta, çöpün yanında tek başına ve neredeyse ölü durumda bulmuştuk. Apar topar götürdüğümüz veteriner yaşama şansının çok düşük olduğunu söylemişti ama vazgeçmedik, o da vazgeçmedi. Günlerce süren bir yoğun bakımla hayata ve bize tutundu.

Bir yaşında terasta boyundan büyük kuş avlamaya kalkınca beşinci kattan düşerek ikinci can hakkını da kullandı. İki gün sonra ağzı burnu kan ve yara, bere içinde bulabildim. Korkmayın, veterinerin olumsuz beklentisine rağmen bir kere daha, bu sefer daha yoğun bir bakım ve sevgiyle hayatta kalmayı başardı. Sonra da maymuna döndü, bir daha omzumdan hiç inmedi. Şaka yapmıyorum, evde elektrikli süpürgeyle temizlik yaparken bile hep omuzumdaydı.

Oysa şimdi, çok zorlansam da Nina’dan ayrılmam kaçınılmazdı. Kediler evlerine, eşyalarına, güvenli yaşam alanlarına çok bağlılar. Onu oradan oraya sürükleyemezdim, bu sanki bencillik ve haksızlık olurdu. Sonunda o gün de geldi ve eskiden beri arkadaşlarım, yoldaşlarım Ayşegül’le Cihan, Nina’yı ailelerine aldılar, dördüncü çocukları yaptılar. Umarım hep mutlu olmuşlardır.

Arkadaş hadi artık, bir türlü çıkamadın şu yola demeyin.

İşten ayrıldığım gün kendi fişimi çektim, çıktım ben o yola. Komşular, bakkal, manav görmüyordu ama sırtımda kanatlarım çoktan çıkmıştı. Bu işin sonrası o kadar kolay olmuyormuş. Aranızda heveslenen varsa bir daha düşünsün, hemen tek başına yapmaya kalkışmasın diye anlatıyorum bunları. Gelin bir konuşalım önce…

Neyse, evi hazır hale getirince kiracı beklemeye başladım fakat karşıma çıkan kiracı adayları bir türlü içime sinmiyordu. Sonuçta tek düzenli gelirim bu kira olacaktı ve o zaman, o güvence olmadan mümkün değil yola çıkamazdım. Evimi güvenebileceğim, uzun süre kalacak birilerine teslim etmek istiyordum. Gerekçem tabi ki doğru ama korkuyordum aslında :)))

Bir dizi kiracı adayından sonra emlakçım bir gün benim yaşlarımda yabancı bir adam ve kurt köpeğiyle çıkageldi:

Guillermo ve Thera

Guillermo, Meksika’lı, mimar, bir sene önce işi gücü bırakmış, “Walking for Humanity” adlı bir hareket başlatarak, Thera’yla birlikte önce Meksika’dan New York’a, sonra da Portekiz’den İstanbul’a yürümüşlerdi! Yürüyüşün amacını Facebook sayfasında şöyle tarif ediyordu:

“Walking for a more conscientious, all-connected world. Now on pilgrimage from Mexico to Istanbul, as an awareness campaign for Syria refugee crisis.”

(Daha vicdanlı, birbirine bağlı bir dünya için yürüyüş. Şimdi Suriye’deki mülteci krizi hakkında bir farkındalık yaratmak için Meksika’dan İstanbul’a hac yolunda.)

Kocaman bir kalp, muhteşem bir çaba, büyük bir özveri değil mi?

Bir yıl süren yürüyüşlerinden sonra Guillermo’nun İstanbul’da özel bir üniversitede ders verme olasılığı ortaya çıkmıştı ve bir sene burada kalacaktı. Görünüşü ürkütücü olmakla birlikte harika bir köpek olan Thera ile birlikte kalacakları bir ev arıyordu. Muhtemelen diğer ev sahipleri köpeği gördükleri anda hayır cevabını veriyorlardı. Guillermo bana Thera’nın ne kadar eğitimli, zararsız, söz dinleyen bir köpek olduğunu anlatıyor ve beni ikna etmek istiyordu. Oysa buna hiç gerek yoktu. Evimi teslim etmek için, Meksika’daki mimarlık hayatını bırakıp hiç tanımadığı Suriye’li göçmenler için İstanbul’a yürüyen bir adam ve köpeğinden daha iyi bir çift bulamazdım. Kontratı hemen ertesi sabah yaptık. Bir günden kısa bir sürede kiracı olarak eve, dost olarak da hayatıma girmişlerdi.

Onlar eve girdi, ben sırt çantamı aldım, korkularımı Cihangir’de bıraktım, bir adım daha attım, evden çıktım.

Devamı için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s